21/12/2008 · Kategori: Huzungah

DiNLe BeNi YüReĞiM…



DiNLe BeNi YüReĞiM…

Dinle beni yüreğim.. sadece ve sessizce dinle.. ve selam et yüreğim.. sevdaya, aşka dair ne varsa hepsine selam et…

Bir yalvarışla çıkmıştık yola biz.. bir haykırışla.. umutlarımızı anlatmıştık susayan gönüllere.. biz sevdanın esiriydik yüreğim.. biz aşk askeriydik…

Şimdi bir köşede bükükse boynumuz.. ağlıyorsak hala, incilmişsek yine, toparlanma zamanı yüreğim.. bu yolda acının adını “gül” koyduk biz.. zehirin adını “bal” koyduk biz.. itselerde, herkesi “dost” bildik biz.. bilelim yüreğim hep böyle bilelim biz…

Dertlere siper olma zamanı, gönüllerde sevda olma zamanı.. yüreğim kışın bahar olma zamanı.. hadi bir umut yine.. kalkalım ayağa.. hadi silelim gözyaşlarımızı.. kimse görmesin bilmesin ağladığımızı.. dostumuz olan geceyi bekleyelim yüreğim.. ve de bizi yalnız bırakmayan yıldızlarımızı.. onları dost seçtik biz kendimize.. çünkü hem çok uzaktırlar, hemde çok yakındırlar.. ve de ışıklarıyla geceyi ne güzel aydınlatırlar.. örtsün yüreğim gece bütün yaralarımızı.. saklasın bizim gözyaşlarımızı.. elimizi kaldırdık ya semaya biz…

Unutma yüreğim, biz istedik aşık olmayı Rabbimizden.. biz istedik dertleri can-ı gönülden.. gelsin dedik.. sevginin fedakarlığı olacaktı elbet…

Yüreğim aşıklar için burası sadece bir gölgelikti.. yani o kadar kısaydı.. o yüzden aşıklar buraya hiç kıymet vermediler.. kimseyi incitmediler.. değmezdi ki zaten bir gölgelikti bura onlar için.. onların yurdu aşıklar diyarıydı.. ne kadar uzağız dimi yüreğim oraya.. gayret yüreğim.. gayret ve az sabret yüreğim.. kapı kapı dolaşma zamanı şimdi.. sevginin sahibini anlatmak için.. kovulsak ta anlatma zamanı yüreğim, aşkın sahibini tanıtmak için.. anlatalım haykıralım ve yanalım yüreğim.. nereye gidiyor bu insanlar diye.. ağlayalım yüreğim, ağlayalım.. bize sevgiyi öğretmişti Rabbim.. sevgiyi tanımamız için bize anne baba, eş dost göndermişti.. ama bunlar araçtı yüreğim.. basamak basamak Hakk’a ulaşmak için.. sevmekti yüreğim sadece onun için…

Hüzün mevsiminde dökülen yaprak gibiyiz.. savrulduk her yere.. kaybettik benliğimizi.. unuttuk nerden geldiğimizi ve nereye gittiğimizi.. ve şimdi yüreğim.. hatırlama ve hatırlatma zamanı.. gözler sahtelikleri gördü hep.. eller sahteye uzandı hep.. kaç el yetim başını okşuyor yüreğim.. kaç el bir gözyaşı siliyor.. oysaki bu eller bize yüreklere dokunmak için verilmişti.. ve kaçımız şimdi gerçekleri görüyor.. kaçımız işine geleni görüyor.. oysa yüreğim, bu gözler hakkı görmek için verilmemişmiydi.. ve kaçımızın kulağında sevgi sözcükleri çınlıyor.. kaçımız iyi şeyler duyuyoruz.. oysa bunların hepsi bize bir duyguyu büsbütün yaşamak için verilmişti.. Aşk… işte ozaman göz onu görürdü, kulak onu duyardı, ayak ona varırdı, el ona uzanırdı…

Hasret yükünü sırtlayarak çok yollar aldık.. gözyaşlarımızı gönlümüze akıttık.. ve yüreğim senle beraber kanadık, acıtıldık, incitildik, itildik.. varsın yapsınlar yüreğim.. biz burda kalıcı değiliz.. varsın yapsınlar yüreğim biz lanet edici değiliz.. her şeyi gören, her şeyi görüyor yüreğim.. sen üzülme.. mahzun olma…

Umut hayalimiz olsun.. sevdamız sermayemiz olsun.. gözlerimiz ışığımız olsun.. sözümüz özümüz olsun.. halimiz aşkımız olsun.. benliğimiz Hakk esiri olsun.. güneşimiz rüyamız olsun.. ve bir gün öldüğümüzde adımız Aşık konsun…

Hep diyorum ve hep diyeceğim yüreğim; sanma aşk kolay değildir.. aşıklar diyarına varmak kolay değildir.. bedelde herşeyi ister.. aşıklar kendilerini düşünmezlerdi, kendileri yoktu ki.. zaten onlar hiç buraya ait olmadılar ki.. onların yaşadığı acıları yaşamadan bu yolda sana yol yok yüreğim.. yol yok…

Ve yüreğim yine gitme zamanı…

Halil Atik

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

19/11/2008 · Kategori: ask-i mecazi

aŞK DeDiĞiN üÇ HaRF, BeŞ NoKTa…



aŞK DeDiĞiN üÇ HaRF, BeŞ NoKTa…

Aşk dediğin elif gibi olmalı, dümdüz, dosdoğru…
Aşk dediğin şın gibi olmalı, şeksiz, şüphesiz ve üç noktası özü, sözü, gözü anlatmalı…
Aşk dediğin kaf gibi olmalı, kaf dağı gibi ulaşılmaz erişilmez olmalı, iki zirvesi iki nokta gibi göğe uzanmalı, biri can biri canan olmalı… Hem kaf aşkın kalbidir onu çıkarınca gariye aş kalır mide kalır…
Aşk gönül işidir; gıdası cananın tebessümü, bir tatlı sözüdür…
Alemin var olma sebebi Aşk’tır, dünya Aşk ile döner, güneş her sabah Aşk’a gülümser, yıldızlar kara gecede Aşk’ı aydınlatır, yağmur bile Aşk’ı yeşertmek için yağar aleme…
Gülün nazı, bülbülün niyazı hep Aşk içindir…
Şairlerin yazdığı, ressamların çizdiği hep Aşk değil midir?
“… Aşk sözcüğü zaten sözlükte sarmaşık demekmiş. Bir sarmaşık çınarları servileri nasıl sarmalarsa Aşk da öyle sarıp sarmalarmış çınar gibi yiğitleri, servi boylu dilberleri ve her sarmaşık sardığı ağacı kuruturmuş; sonunda dıştan yemyeşil ve güzel gösterirmiş ama içten içe kurutur, çürütür, çökertirmiş… ”
“ … sevmenin tabakaları muhabbet, Aşk ve dert olmak üzere üç derecedir;
- muhabbet odur ki; mahbubunu görürse memnundur, görmezse kaydında değildir,
- Aşk odur ki; mahbubunu görürse memnundur, görmezse mahzundur,
- dert odur ki; mahbubunu görürse de mahzundur, görmezse de mahzundur… ”
Aşk hüznün dostudur, hasretin yoldaşı… Gurbettir hep aşkın mekanı… Hep biri ister, biri gözler, birden başkası düşmanıdır aşkın…
Aşkın tek gıdası, ekmeği, aşı, aşığın gözyaşıdır. Aşkın bayramı maşuğun bir tek tebessümüdür…
Aşk; görebilmektir, binlerce kişi içinde onu görebilmek, ama bazen de görmezden gelebilmektir.
Aşk dua etmektir; “Yarabbi ona da benim sevgimi ver” gibi dualar aşığın duası değildir, çünkü aşkta karşılık beklemek yoktur. Aşığın duası her an “Yarabbi onun hakkında hep en hayrlısını nasip et, ona gelecek dertler, üzüntüler bana gelsin” diyebilmektir. Ya da “Ben öleyim o kalsın, ben ağlayayım o gülsün” …
Ama en önemlisi Hz.Ebubekir’in duası gibi dua etmektir. Hani diyor ya “Yarabbi benim vücudumu o kadar büyüt ki cehennemde benden başka kimseye yer kalmasın.” İşte Aşık en azından diyebilmeli ki “Yarabbi benim vücudumu iki kişilik yap eğer onun cezası varsa onun yerine de ben yanayım, yer kalmasın cehennemde o dışarda kalsın.”
Hatırlamak; unutanlara has bir özellktir. Aşk dediğin unutmak tükenmektir diye bilip hiç unutmamaktır…
Aşk; herşeyi, her anı, her zamanı, her mekanı O ve diğerleri diye ayırmaktır. Onsuz bir geçmişi buruşturup çöpe atabilmek, onsuz bir geleceği hayal bile etmemektir.
Aşk, Nazdır. Tüm sevdaların olmazsa olmazı naz.. Türk’ün ta Türkistan’dan çıkıp geldiği, İstanbul’un Fatih’e ettiği naz… Naz anlayana niyazdır. Bilesin!
Aşk en çok da haddini bilmektir…
Ve aşk susmayı bilmektir, susabilmektir…
Aşk dediğin…
Neyse…

Mustafa Türkarslan

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

2/11/2008 · Kategori: ask-i mecazi

aŞK SaDeCe SeNDe MeCNuN eYLeDi BeNi!

 
aŞK SaDeCe SeNDe MeCNuN eYLeDi BeNi!

Aşka adanan mevsimleri kalbinde sûr eyleyen zemheri bir çığlıktı senin adın.

Yağmurlar taşırdın gök mavisi umutların terkettiği şehirlere. Her şehir adına adanan bir destanın ayak sesiydi. Geceleri bu yüzden sen kokardı her şehir. Ve ben tüm şehirlere inat şehirsizliği seçtim seni sevmenin şehrinde.

Ey menekşe kurusu hayallerini suya vuran aksinde yitiren sevdam!
Ey aşk iklimini kalbindeki hüzün mevsimine kurban eyleyen kavgam!

Gökyüzü bilmişken ben seni. Toprağa düşen ne kadar yağmur tanesi varsa hepsini sana râm eylemenin niyazıdır bu ağıt.

Her ağıt kendi sesleminde taşır sürûrunu. Ve ben sükûnete muteber kıldım sana mecz eylediğim ne kadar harfim saklıysa gecenin rahlesinde. Bu ağıt, ellerimde büyüttüğüm yıldızlarla ismine şerhettiğim bir parantez ol diyedir sevda şerhime. Bir sözdür bu sana, ilelebet göğsümde muskalanan. Söz ki Nûn'a değer Elif olmaya meylederken kalbim. Anlasana sevdegâhım. Sende cüzlensin istiyorum yüzünün ayetlerinde huzur sûrelerine mâtuf olan aşk.

Veyl ve aşk adına
Zeyl ve kan adına
Gece ve düş adına
Ateş ve kül adına

Huruf makamının esrârına mahkum kalıyor işte dil-i efgânım. Oysa sana seslenmek isterdim zemheri aylarında. Sen ol diye haykırmak isterdim; güneşin ellerime değen parıltısının üstündeki hülya.

Sen ki; mesrûr gecelerin mahremiyetine musâddık eylediğim rüyaların menekşelerce yorumlanan nağmesisin içimde.

Bir kelebek kanadında sakladığım hayatın; yusufçuk kuşlarının rehberliği eşliğinde kalbime vehmettiğim tercümesisin.

Ayaz ve kar adına
Duman ve is adına
Hazan ve yas adına
Allah ve ins adına

Kör gecelerin esaretiydi beni sana kalbeyleyen. Yusuf'un düştüğü kuyuydu belki de lâmekan gönlümün sende bulduğu. Her Züleyha yırttığı gömlekte taşır aşkının değerini bilirim. Ben bu yüzden yağmurdan bir libas giyindim üzerime. Ki gözyaşlarınla yırtasın diye haya perdemi.

Ferhat ve Şirin adına
Kerem ve Aslı adına
Leyla ve Mecnun adına
Muhammed ve Hatice adına

Ey çöl yalımı saçlarında hüznün şarkısını mırıldanan kulbe-i âhzân'ım!
Ey karanfil yanığı gözlerinde aşkın cilbâbını kuşanan sûret-i efkârım!

Aşk Sadece Sende Mecnun Eyledi Beni!

iBRaHiM  SâKi

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

14/10/2008 · Kategori: ask-i mecazi

BeN BöYLe SeViYoRuM aŞKı...

BeN BöYLe SeViYoRuM aŞKı...


Biliyorum…
Yüzlerce kez böyle başladım anlatmaya…
“Geceydi…
Ve yağmur yağıyordu…”
Çünkü ben hep aşıktım…


Bilesin diye…
Bıkıp usanmadan…
Anlatıyorum işte…
Çünkü sen, seni koruyan çatının altında ve benden habersiz…
Belki geceden ve yağmurdan bile…
Her şeyden habersiz…
Kimbilir ne yapıyorsun?
Ve ne yapıyordun?


Geceydi ve yağmur yağıyordu…
Ve nefes alıyordum…
O damlaların yüreğime her değdiğinde çıkardığı ses…
Ateşin suyla buluşması…
Serinlik…
Ve nefes alıyordum…


Geceydi ve yağmur yağıyordu…
Ben böylesini seviyorum aşkın…
Evler geçiyorum… Hatta sokaklar…
Herkes bir şeyleri yaşarken ve bir şeylere aitken…
Aşkı yaşıyorum…
İhtimal midir kavuşmak?


Sen bilesin diye anlatıyorum; ama benden habersizsin…
Kendinden bile…


Kaldırımlar…
Sokak lambaları…
Günü gelip konuştuklarında…
Şahit olacaklar…
“Bu adam, aşka aitti” diyecekler…
“Bıkıp usanmadan aradı” diyecekler…
“Yandı” diyecekler…


Sen ve herkes uyurken...
Ben gece ve yağmurla; sokaklarda…


Kaldırımlar bilir beni…
Sokak lambaları bilir…
Ve sabah ezanları…


Gece gitmeye hazırlanırken…
Sessiz şadırvanlarda serçelerle buluşurum…
Yağmur diner… Yapraklar titreşir tatlı bir rüzgarla, koyu yeşil…
Çeşmelerden akan suda yıldızlar parıldar; kurşuni…
Aşk bulur beni…


Ben böylesini seviyorum aşkın…
Senden habersiz…

                                                       MuRaT BaŞaRaN

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

10/10/2008 · Kategori: MuSTaFa iSLaMoGLu

SeNiN GeLMeYiŞiNe BiR NeSiR DeNeMeSi ..


İşte Eylül de bitti. Ve sen hâlâ gelmedin. Yağmurlar damlayacaktı ıslak saçından, gözyaşından bir deniz getirecekti seni.

"Aah"ların şişirdiği yelkenleri yürek zarından yapılmış bir gemiyle gelecektin.

Ellerinde gözlerimi getirecektin; seni Yusuf bilip, Yakup gibi giderken ardınsıra yolladığım gözlerimi.

Bunca küf kokmayacaktı ayrılığımız. Kavlimiz böyle değildi.

Beni hacil bırakmayacaktın ele-güne, dosta-düşmana karşı.

Sevmek yüreğe saplanmış bir bıçaktı, biliyorum; fakat bunca firkatin adını da koyamıyorum.

Bilseydim, imrenir miydim hiç uçan kuşlara?

Bilseydim, aylardan Eylül'ü, vakitlerden akşamı, çiçeklerden zambağı, kuşlardan turnayı, leyleği koyar mıydım lugatlara?

Bak, kokun geldi burcu burcu toprak gibi, bir yoksulun ellerine düşmüş sıcak ekmek gibi, kan gibi, gözyaşı gibi, ter gibi, emek gibi; fakat sen gelmedin.

Acın geldi, sancın geldi.

"Derin bir nefret olmadan derin bir muhabbet nasıl olur?" demiştin ya, bak, kıtlıkta verilmiş bir sokum gibi yolladığın hıncın geldi.

Nemrud'un geldi, ateşin geldi.

Maskelere dönüşmüş yüzün ve binbir türlü sahte eşin geldi.

Yokluğun, güzün ve kışın geldi

Şarkıların, resimlerin, ağlayışın geldi; sen gelmedin.

Firavun'un geldi, Haman'ın geldi, Karun'un geldi, fakat Harun'un gelmedi.

Şeytan'ın geldi, Tufan'ın geldi, Kenan'ın geldi, tüm düşmanlarına taş çıkartır düşmanın geldi; ama sen gelmedin.

Bak, sevdanı süpürüyor Firavun'un çöpçüleri.

Hatıranı kundaklıyor kırılası elleri.

Ocağına tüneyen baykuşlar, mabedine put dikmek için Âzer'i çağırıyorlar.

Anaların rahimlerine bir yılan gibi süzülüyorlar; bu yüzden Neron gibi, Kaligula gibi, Şeddad gibi, Haccac gibi, Hülagu gibi, kanlı doğuyor yeni doğan bebelerin elleri.

Zavallılar!

Her biri bir yediveren olan milyonlarca sevdayı toprağa gömüyorlar.

Güneşe seni seviyor diye tutuklama emri çıkarıyorlar.

Senin rengin diye yeşilin her tonunu darağacına çektiler.

Senin mevsimin diye baharı gıyabında idama mahkum ediyorlar.

Senin insan kardeşlerine yerin üstünü zindan ettiler; fakat yerin altı imdada yetişti. Senin doğal kardeşlerin onlar, fakat bunu bilmiyorlar. Tıpkı Nuh'un yer-gök kardeşleri, İbrahim'in ateş kardeşi, Musa'nın asası gibi.

Onlar, senin uğruna çektiğimiz her "aah"ın bir fırtına, senin uğruna kaldırdığımız her elin bir dağ, senin uğruna döktüğümüz her damlanın bir atom bombası olduğunu yeni yeni öğreniyorlar... öğrenecekler.

Fakat sen, sen biliyorsun bir nice beklendiğini. Anaların göğsünde hamayıl gibi gezdiğini, her biri sana Meryem kesilen genç kızların başına tac olduğunu biliyorsun.

Ah, biliyorsun sırtlarında Firavun'un kamçısı şakladıkça, her birinin isyan kraliçesi birer Asiye kesileceğini.

Gürbüz çocukların, ağır sancılarla doğduğunu biliyorsun.

Biliyorum, bu yüzden gelişini erteliyorsun. Sevenlerini aşkına bileyliyorsun. Yokluğunun daha çok fark edilmesini bekliyorsun. Bak, diyorsun, ufka bak, karanlığın en koyu olduğu an, fecre en yakın zamandır.

Ey dünyaların en muhteşem gelini! Kim bilir, belki de sevdalılarından sana sadakatlerini ispatlamalarını bekliyorsun. Sahte aşıklarını deşifre ediyorsun.

Doğru ya; "mehir bedelini" ödemeden, hangi dünyalı seni görebilmiş ki?

Ama keffaretimiz, yokluğunun dehşetine buca zaman katlanmak olsun.

Bu acıyı mehre bedel kabul et.

Bilir misin "intizar, eşeddu mine'n-nar"dır?

Bekletme ki, bekleniyorsun.


Mustafa İslamoğlu

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

29/9/2008 · Kategori: Sevdigim Yazilar

KıYaMa KaLK eY aŞk-ı SüCuD!




KıYaMa KaLK eY aŞk-ı SüCuD!

kan damladı gökkubbenin şakağından yazgıma.. bozuldu düşüm...

bir nefes lazım şimdi bana ölmek için.
.............
Eyy ardından koşarken ardıma kalan yar! Hesap dürüldü aşkla, sicilime al düştü.. söyle istanbul’una, değmeyin artık bana. Ölesi aşikar, seleserpeyim işte, alnımın karasını yalayan zefzefelerin çıkmaz sokak kuytuluğunda.. sırtımda yalın bir aşk, kulluk namına.. örtün mahrem sızılarımı örtün.
utanıyorum arzdan..!
“VENNECMİ ! zelilim el aman !
didik ettiler taa içimi, en ürkek yanıma sözlerini dikerek! Ellerim vardı yanımda bir tek, yüzüme kapanası ellerim.. “AŞK !” dediler “sus”tular, meylettim diz üstü.

Berzahındayım; gayrı ölümsüyorum içimi, gülümseyerek; cehennemden sıçramış bu harlanış ki, ölüp ölüp dirilmeler vaktinin vakad’ıyım! bağdaş kurdum işte mizanın kıyısına, alacaklıyım verdiğim kadar.. ellerim.. düşün yakasından yarin..dilim sus, günah kadar!
Hadi.. ör saçlarını nil kıyımına züleyha,yum sözlerini aleme ki bilmesinler, leyl çökmüş kirpiğinde bir “yusuf lekesi” var !!!

doğruluyorum yar’e kıyamdan:
BİSMİLLAH..,
bu aşk SANA aşikar!

Vaktidir.. LA Azrail, nazar etme ömre !
ve sen ey aşk, kalem hakkı için söyle! Kuyudan bozma yürek aralarında zamana uğramayası mısın sen! Hep ölüme özentili ölümsüz bir yanılgı mı kalmaya ahdettin..? dünlerinden yitik orta asya’nın bağrına yamanan , kurutulmuş kan bezeli bir yara mı kalacaktın,
ümmete kanayısı.
ömrün bir “sus” boyunda mıydı ki ölçüsü alındı.. kelepçeli özgürlükmüş yalnızlık, eyvallah, kursağıma dolandı.
peki neden yüzün bende hala.. sahi.. senin gitmelerin hep ardına mıydı..?

ahh şeh-i yar! derinlikli besmeleler salıyorum, ciğerlerini gelgitleyen mavinin arsızlığına..
heyhat İstanbul!.. az durulsana!..

zelilim. arasatta yalan sayılmaz sandım.. yetişemedi bir Arafat duası ardıma ki, başım önde taddım kızıl elmadan..

heyyy! beni hüzne yalnız ayartan iblis! Şimdi çiğne en pak amelimi dişlerinin arasında ! İsrafil üflüyorken sur’uru şah damarıma, gel ya Azrail, hükmü vurmadan akla! Tırnağımdan başla içimi sökmeye eyy Meryem, heybende ki hurmayla damağımı ısla… yum beni yusuf’un gözlerinde, sandık lekesi vurmadan yazgıma.

çenemi bağla yar! Ki lanetlenmesin aşk! Salın beni kuyuma, kefenimin iliğini arkadan vurarak!
- gelmeyi istememişti hiç..
böylesi gidişi istemediği kadar -

şimdi hangi ölüm tekil çekilmeyi vaat ediyor bana, yırtınarak! ki aşk değil midir ,
iki kişilik cinayetlere tek tabut kaldırmayı maharet saymak! değil midir ki aklı çarık yapıp,
yürek tokmaklarına dervişane vurulan mühürlerle delilik dergahından cazet almak...
firdevs-i a'la'sındayım aşkın .. son durak.
önüme durma anneee..! heveslendim bir kere , ölesim var..eteğine düşen kor vurmadan ciğerine, hadii dikil şehr-i yarin alın hizasına... iyi bakk!... bir ben miyim sanıyorsun intihar yolcusu yalınayak! koşşş yedi tepe arası sa'ylarda, sen oku selamı türkü yakarak..

''o yar.. nefs elinden şarap içmiş kaç vakit önce..
dilini vurdu yavruma soyu yücelsin diye..
kınalanmış gayrı, gönüş yok ki geriye...
izzet-i dergah'ında kabul buyur Rabbisiiii...
kızım..
kurban oldu..............
aşka..''

ZüLeYHa ÇaY

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

24/9/2008 · Kategori: iSKeNDeR PaLa__dan___

eYLüL iŞTe; NâM–ı DiĞeR, HüZüN...



eYLüL iŞTe; NâM–ı DiĞeR, HüZüN...

Eylül... Fersude sonbaharların giriş kapısı... İlk yaz rüzgârından alınmış bir hızla savrulan düşüncelerin, hoyrat hayallerin ve avare zamanların yorgunluğu, kırgınlığı, pejmürdeliği içinde yeniden derlenip toparlanması gereken hayatın rengi... Ve yeniden başlamanın yorgun ritmini hatırlatan yağmurlar... Bölük pörçük hatıralar, kırık dökük sevinçler... Şiir kılığında gelen acı...

Eylül işte; nâm–ı diğer, hüzün...


Eylül... Her şair için ayrı bir Leyla; kurşunî gelinlikler giyinip de gelen... Dilemmaların çıldırtıcı sükunu bir yanda; ve bir yanda sislerin ve buğuların ardından sökün edip yürümüş sancıların ilhamı... Katar katar uzaklaşan kuşların kanatlarına yüklenen son arzular kadar umutsuz ve beklenesi...

Eylül işte; nâm–ı diğer, pişmanlık...


Bilmiyorum, siz bu yazıyı okurken yağmur yağıyor olacak mı?.. Belki yapraklar savruluyordur şimdi bulunduğunuz şehirde; belki sular kararıyordur yavaş yavaş... Altın kızılı bir gurubun soyunmuş dalında çifte kumruları seyrediyorsunuz belki de... Bir sanatoryum bahçesinde gezinen uzun saçlı, zayıf ve genç iki kaderdaştır belki ikindiler ve yağmurlar... Belki sizin kentin huzurludur akşamları, belki de alaca düşmüş gecenin bir yüzünde siyah tırnaklarını ruhunuza geçirmeye çalışan ifritler dolaşır...

Eylül işte; nâm–ı diğer melal...




Tenha yollar, aşınmış günler, hayata dar gelen arzular ve kanadı kırık kuşlar... Tabiatın birden uyanıp gerçeği gören yüzü... Kıymeti bilinmeyen lezzetin çamurlara bulaşmış sarı bir acılık tarafından istilasına karşı şaşkınlık... Acıların beyhude, sevinçlerin zavallı, mutlulukların fanî olduğunu anlamanın dehşeti...

Eylül işte; nâm–ı diğer, ölümün rengi...


Eylül... Yaşanmamış mevsimlerin en gerçeği... Uçuk benizli koşuşturmacalar, yeniden kurulan defter–kitap pazarı... Eski okul çantasına kalem yerine ancak gözyaşını koyarak okula giden minik adımlar... Yoksul mahallelerde gitgide çamurlanacak karanlık sokaklar... Camlara mıhlanıp 70 yıllık muhteşem bir sükût ile yolları seyreden kırçıl hatıralar... Ciğer paresini okula eksik kitapla gönderen annenin yüreğindeki çizik... Para etse canını da verir ama...

Eylül işte; nâm–ı diğer, acının mührü...


iSKeNDeR PaLa


Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

17/9/2008 · Kategori: MuSTaFa iSLaMoGLu

SöZüN GüCü, GüCüN SöZüNü BaSTıRMaDıKÇa...

Müslümanlar söz medeniyetinin çocuklarıydı, İslâm'ın zirve vahyi olan Kur'an onlara sözün gücünü öğretmişti.

Kur’an vahyi ilk olarak “Oku Rabbin adına!” diye başlamıştı. “Vur Rabbin adına.. Kır Rabbin adına.. Yok et Rabbin adına.. Tahrip et Rabbin adına.. Tarumar et Rabbin adına..” diye başlamamıştı.

Müslümanlar söz medeniyetinin çocuklarıydı.

Yüce Kitap onlara “sözün tamamını dinleyip en güzeline uymayı” emretmişti.

Kur’an’ın bir sâresine isim olan Lokman oğluna öyle demişti:

“Yavrucuğum! Kulluğunu tam ve dosdoğru yap. iyiliği öner, kötülükten sakındır. Bu sırada başına gelen sıkıntılara da göğüs ger. Fakat bütün bunlar sebat ve kararlılık gerektiren işlerdendir.

Kasıntılık yapıp insanlara karşı böbürlenme ve yeryüzünde çalım satarak dolaşma! Unutma ki, Allah her kendini beğenmiş küstahı sevmez!

(Hayat) yürüyüşünde dengeli ol ve sesini yükseltme. Unutma ki seslerin en çirkini (sesi yükseldikçe çirkinleşen) eşeğin sesidir.”

Hepimiz Lokman’ın çocuklarıyız.

Kur’an’a muhatap olan, ‘oku’ emrine muhatap olan her mümin, Lokman'ın oğludur.

“Lokman mı söylemişti, Kur’an mı?” diye sormaya ne hacet? Unutmayın, hepimiz Lokman’ın çocuklarıyız. Lokman'ın ağzından konuşan, "Hayat yürüyüşünde dengeli ol" diyen, "Sesini yükseltme" diyen Kur'an'dır. Yani ki “sözünü, sözünün kalitesini yükselt” demiştir.

Sesini yükseltenler buyurgan ve mütehakkim olmak isteyenlerdir. Zorbalığa ve zora niyetlenenlerdir. Sözleri etkili olmadığı için, dahası sözün gücüne inanmadıkları için, güçlü söz söylemekten aciz oldukları için, var güçlerini seslerine vermişlerdir. Sözün açığını, hatta sözün yokluğunu sesle bastırmaya kalkmışlardır.

Sözünü yükseltenler, sesten medet ummazlar. Çünkü yüksek sözün etkisi, yüksek sesin etkisinden daha güçlü ve kalıcıdır. Sözünü yükseltmek yerine sesini yükseltmeyi marifet sayanlar, gün gelmiş doğal sesle de yetinmez olmuşlardır. Güç histerisi onları hep daha fazlasını elde etmeye zorlamıştır.

Ve bombaları icat etmişlerdir. Bombaların sesi daha yüksek çıkmaktadır çünkü. Her bomba sesin saltanatına bir katkıdır. Her ateşli silah sözün gücüne karşı sesin gücünü temsil eder. Barutu Doğu bulduğu halde, ateşli silahları Batı'nın icat etmesi bir tesadüf müdür? Tıpkı mikrobu Doğu keşfettiği halde, mikroptan silah yapmayı Batı’nın akıl ettiği gibi...

En sonunda, silahların sesi insanların sesini bastırmıştır. Sesin gücüne inananların silahları, sözün gücüne inananları vurmuştur. Ne var ki, Ebu Cehil'in tokadı Kabe'de söz sarayının sultanı olan Kur'an'ı okuyan Abdullah b. Mes'ud'un sesini bastıramamıştı.

Mekke reisinin karısı Hind'in tefinin sesi, tekbiri bastırmaya yetmemişti.

Hattab oğlu Ömer'in tokadının sesi, Hattab kızı Fatıma'nın sözünü bastırmaya yetmemişti. Sonunda tokadın sahibi de, sözün gücüne boyun eğmişti.

Nadr b. Haris'in ‘lehve'l-hadis’i (boş sözleri) vahyi bastırmaya yetmemişti.

Fakat modern zamanların Ebu Cehilleri, Hindleri, Nadrları, sözün karşısına kendi sesleriyle değil, silahların sesleriyle çıktılar. Söz medeniyetinin çocuklarına nişan aldılar. Onları can evinden vurdular. Hanelerini başlarına yıktılar. Ailenin reisini vahşice katledip aileyi dağıttılar. Anasını dağa kaldırdılar, mahremiyetine saldırdılar. Ve ailenin çocuklarının her biri bir yere savruldu. Kimi köprü altında ekmek dilenen, kimi izbelerde tiner koklayan, kimi sokak çetelerinde magandalık yapan sokak çocuklarına döndüler.

İşin en kötüsü neydi, biliyor musunuz? Gücün sözü karşısında direnemeyen söz medeniyetinin çocukları, sözün gücüne olan inançlarını kaybettiler.

Daha beteri de oldu: Artık onlar da gücün sözüne inanmaya başladılar. Güçlü olmak için daha yüksek sese sahip olmak gerektiğine inandırıldılar. Onları gücün sözüyle yok etmeye kalkan ahlâksız güç sahipleri, karşılarındaki de gücün sözüne başvurunca, utanmaz ve arlanmazca cayırtıyı bastılar. Oysa ki söz medeniyetinin çocukları bidayette böyle değillerdi. Sözün gücüne inanırlar, gücün sözünü dinlemezlerdi. Dahası gücün sözünü sözün gücüyle bastırırlardı. Onların ahlâkını bozanlar, kendi değerlerine yabancılaştıranlar, şimdi ektikleri rüzgarın hasadını yapıyorlar. Şu fırtınanın sebebi budur.

Parça ve bütün... işte bütün mesele. Parçayı Müslümanların gözüne sokmak, hakikate karşı düzenlenmiş bir terör eylemidir. Onlar terörden beslenen terör istismarcılarıdır. Aslolan bütünü görmektir. Hikmet budur. Bütünü parçaya feda etmeyenler, şundan emin olmalılar: En sonunda ‘söz’ün gücü, gücün sözüne galip gelecektir.

MuSTaFa iSLaMoĞLu

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::