10/10/2008 · Kategori: MuSTaFa iSLaMoGLu

SeNiN GeLMeYiŞiNe BiR NeSiR DeNeMeSi ..


İşte Eylül de bitti. Ve sen hâlâ gelmedin. Yağmurlar damlayacaktı ıslak saçından, gözyaşından bir deniz getirecekti seni.

"Aah"ların şişirdiği yelkenleri yürek zarından yapılmış bir gemiyle gelecektin.

Ellerinde gözlerimi getirecektin; seni Yusuf bilip, Yakup gibi giderken ardınsıra yolladığım gözlerimi.

Bunca küf kokmayacaktı ayrılığımız. Kavlimiz böyle değildi.

Beni hacil bırakmayacaktın ele-güne, dosta-düşmana karşı.

Sevmek yüreğe saplanmış bir bıçaktı, biliyorum; fakat bunca firkatin adını da koyamıyorum.

Bilseydim, imrenir miydim hiç uçan kuşlara?

Bilseydim, aylardan Eylül'ü, vakitlerden akşamı, çiçeklerden zambağı, kuşlardan turnayı, leyleği koyar mıydım lugatlara?

Bak, kokun geldi burcu burcu toprak gibi, bir yoksulun ellerine düşmüş sıcak ekmek gibi, kan gibi, gözyaşı gibi, ter gibi, emek gibi; fakat sen gelmedin.

Acın geldi, sancın geldi.

"Derin bir nefret olmadan derin bir muhabbet nasıl olur?" demiştin ya, bak, kıtlıkta verilmiş bir sokum gibi yolladığın hıncın geldi.

Nemrud'un geldi, ateşin geldi.

Maskelere dönüşmüş yüzün ve binbir türlü sahte eşin geldi.

Yokluğun, güzün ve kışın geldi

Şarkıların, resimlerin, ağlayışın geldi; sen gelmedin.

Firavun'un geldi, Haman'ın geldi, Karun'un geldi, fakat Harun'un gelmedi.

Şeytan'ın geldi, Tufan'ın geldi, Kenan'ın geldi, tüm düşmanlarına taş çıkartır düşmanın geldi; ama sen gelmedin.

Bak, sevdanı süpürüyor Firavun'un çöpçüleri.

Hatıranı kundaklıyor kırılası elleri.

Ocağına tüneyen baykuşlar, mabedine put dikmek için Âzer'i çağırıyorlar.

Anaların rahimlerine bir yılan gibi süzülüyorlar; bu yüzden Neron gibi, Kaligula gibi, Şeddad gibi, Haccac gibi, Hülagu gibi, kanlı doğuyor yeni doğan bebelerin elleri.

Zavallılar!

Her biri bir yediveren olan milyonlarca sevdayı toprağa gömüyorlar.

Güneşe seni seviyor diye tutuklama emri çıkarıyorlar.

Senin rengin diye yeşilin her tonunu darağacına çektiler.

Senin mevsimin diye baharı gıyabında idama mahkum ediyorlar.

Senin insan kardeşlerine yerin üstünü zindan ettiler; fakat yerin altı imdada yetişti. Senin doğal kardeşlerin onlar, fakat bunu bilmiyorlar. Tıpkı Nuh'un yer-gök kardeşleri, İbrahim'in ateş kardeşi, Musa'nın asası gibi.

Onlar, senin uğruna çektiğimiz her "aah"ın bir fırtına, senin uğruna kaldırdığımız her elin bir dağ, senin uğruna döktüğümüz her damlanın bir atom bombası olduğunu yeni yeni öğreniyorlar... öğrenecekler.

Fakat sen, sen biliyorsun bir nice beklendiğini. Anaların göğsünde hamayıl gibi gezdiğini, her biri sana Meryem kesilen genç kızların başına tac olduğunu biliyorsun.

Ah, biliyorsun sırtlarında Firavun'un kamçısı şakladıkça, her birinin isyan kraliçesi birer Asiye kesileceğini.

Gürbüz çocukların, ağır sancılarla doğduğunu biliyorsun.

Biliyorum, bu yüzden gelişini erteliyorsun. Sevenlerini aşkına bileyliyorsun. Yokluğunun daha çok fark edilmesini bekliyorsun. Bak, diyorsun, ufka bak, karanlığın en koyu olduğu an, fecre en yakın zamandır.

Ey dünyaların en muhteşem gelini! Kim bilir, belki de sevdalılarından sana sadakatlerini ispatlamalarını bekliyorsun. Sahte aşıklarını deşifre ediyorsun.

Doğru ya; "mehir bedelini" ödemeden, hangi dünyalı seni görebilmiş ki?

Ama keffaretimiz, yokluğunun dehşetine buca zaman katlanmak olsun.

Bu acıyı mehre bedel kabul et.

Bilir misin "intizar, eşeddu mine'n-nar"dır?

Bekletme ki, bekleniyorsun.


Mustafa İslamoğlu

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

17/9/2008 · Kategori: MuSTaFa iSLaMoGLu

SöZüN GüCü, GüCüN SöZüNü BaSTıRMaDıKÇa...

Müslümanlar söz medeniyetinin çocuklarıydı, İslâm'ın zirve vahyi olan Kur'an onlara sözün gücünü öğretmişti.

Kur’an vahyi ilk olarak “Oku Rabbin adına!” diye başlamıştı. “Vur Rabbin adına.. Kır Rabbin adına.. Yok et Rabbin adına.. Tahrip et Rabbin adına.. Tarumar et Rabbin adına..” diye başlamamıştı.

Müslümanlar söz medeniyetinin çocuklarıydı.

Yüce Kitap onlara “sözün tamamını dinleyip en güzeline uymayı” emretmişti.

Kur’an’ın bir sâresine isim olan Lokman oğluna öyle demişti:

“Yavrucuğum! Kulluğunu tam ve dosdoğru yap. iyiliği öner, kötülükten sakındır. Bu sırada başına gelen sıkıntılara da göğüs ger. Fakat bütün bunlar sebat ve kararlılık gerektiren işlerdendir.

Kasıntılık yapıp insanlara karşı böbürlenme ve yeryüzünde çalım satarak dolaşma! Unutma ki, Allah her kendini beğenmiş küstahı sevmez!

(Hayat) yürüyüşünde dengeli ol ve sesini yükseltme. Unutma ki seslerin en çirkini (sesi yükseldikçe çirkinleşen) eşeğin sesidir.”

Hepimiz Lokman’ın çocuklarıyız.

Kur’an’a muhatap olan, ‘oku’ emrine muhatap olan her mümin, Lokman'ın oğludur.

“Lokman mı söylemişti, Kur’an mı?” diye sormaya ne hacet? Unutmayın, hepimiz Lokman’ın çocuklarıyız. Lokman'ın ağzından konuşan, "Hayat yürüyüşünde dengeli ol" diyen, "Sesini yükseltme" diyen Kur'an'dır. Yani ki “sözünü, sözünün kalitesini yükselt” demiştir.

Sesini yükseltenler buyurgan ve mütehakkim olmak isteyenlerdir. Zorbalığa ve zora niyetlenenlerdir. Sözleri etkili olmadığı için, dahası sözün gücüne inanmadıkları için, güçlü söz söylemekten aciz oldukları için, var güçlerini seslerine vermişlerdir. Sözün açığını, hatta sözün yokluğunu sesle bastırmaya kalkmışlardır.

Sözünü yükseltenler, sesten medet ummazlar. Çünkü yüksek sözün etkisi, yüksek sesin etkisinden daha güçlü ve kalıcıdır. Sözünü yükseltmek yerine sesini yükseltmeyi marifet sayanlar, gün gelmiş doğal sesle de yetinmez olmuşlardır. Güç histerisi onları hep daha fazlasını elde etmeye zorlamıştır.

Ve bombaları icat etmişlerdir. Bombaların sesi daha yüksek çıkmaktadır çünkü. Her bomba sesin saltanatına bir katkıdır. Her ateşli silah sözün gücüne karşı sesin gücünü temsil eder. Barutu Doğu bulduğu halde, ateşli silahları Batı'nın icat etmesi bir tesadüf müdür? Tıpkı mikrobu Doğu keşfettiği halde, mikroptan silah yapmayı Batı’nın akıl ettiği gibi...

En sonunda, silahların sesi insanların sesini bastırmıştır. Sesin gücüne inananların silahları, sözün gücüne inananları vurmuştur. Ne var ki, Ebu Cehil'in tokadı Kabe'de söz sarayının sultanı olan Kur'an'ı okuyan Abdullah b. Mes'ud'un sesini bastıramamıştı.

Mekke reisinin karısı Hind'in tefinin sesi, tekbiri bastırmaya yetmemişti.

Hattab oğlu Ömer'in tokadının sesi, Hattab kızı Fatıma'nın sözünü bastırmaya yetmemişti. Sonunda tokadın sahibi de, sözün gücüne boyun eğmişti.

Nadr b. Haris'in ‘lehve'l-hadis’i (boş sözleri) vahyi bastırmaya yetmemişti.

Fakat modern zamanların Ebu Cehilleri, Hindleri, Nadrları, sözün karşısına kendi sesleriyle değil, silahların sesleriyle çıktılar. Söz medeniyetinin çocuklarına nişan aldılar. Onları can evinden vurdular. Hanelerini başlarına yıktılar. Ailenin reisini vahşice katledip aileyi dağıttılar. Anasını dağa kaldırdılar, mahremiyetine saldırdılar. Ve ailenin çocuklarının her biri bir yere savruldu. Kimi köprü altında ekmek dilenen, kimi izbelerde tiner koklayan, kimi sokak çetelerinde magandalık yapan sokak çocuklarına döndüler.

İşin en kötüsü neydi, biliyor musunuz? Gücün sözü karşısında direnemeyen söz medeniyetinin çocukları, sözün gücüne olan inançlarını kaybettiler.

Daha beteri de oldu: Artık onlar da gücün sözüne inanmaya başladılar. Güçlü olmak için daha yüksek sese sahip olmak gerektiğine inandırıldılar. Onları gücün sözüyle yok etmeye kalkan ahlâksız güç sahipleri, karşılarındaki de gücün sözüne başvurunca, utanmaz ve arlanmazca cayırtıyı bastılar. Oysa ki söz medeniyetinin çocukları bidayette böyle değillerdi. Sözün gücüne inanırlar, gücün sözünü dinlemezlerdi. Dahası gücün sözünü sözün gücüyle bastırırlardı. Onların ahlâkını bozanlar, kendi değerlerine yabancılaştıranlar, şimdi ektikleri rüzgarın hasadını yapıyorlar. Şu fırtınanın sebebi budur.

Parça ve bütün... işte bütün mesele. Parçayı Müslümanların gözüne sokmak, hakikate karşı düzenlenmiş bir terör eylemidir. Onlar terörden beslenen terör istismarcılarıdır. Aslolan bütünü görmektir. Hikmet budur. Bütünü parçaya feda etmeyenler, şundan emin olmalılar: En sonunda ‘söz’ün gücü, gücün sözüne galip gelecektir.

MuSTaFa iSLaMoĞLu

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

7/9/2008 · Kategori: MuSTaFa iSLaMoGLu

RaMaZaN GöNLüMüZe CeNNeT KoKuLaRı TaŞıSıN...




Ebu Hüreyre, Allah Rasulünden şöyle bir haber naklediyor:
"Ramazan geldiğinde rahmet (veya "cennet") kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır ve şeytanlar bağlanır." (Buhari ve Müslim).


Allah Rasulü öyle bir konuda haber veriyor ki, Allah'tan haber almayan hiçbir muhabir, ajans ve haber kaynağı bu konuda bize haber iletemez. Bu haber, özünde dünyadaki eylemlerimizle ahiretteki akıbetimiz arasındaki bağa dikkat çekiyor. Dünya zaman ve mekanıyla, ukba zaman ve mekanı arasındaki bağlantıya dikkat çekiyor.
Hadisin metninde farklılıklar var. Bu farklılıklardan biri de "rahmet kapıları" ibaresinin bir rivayette "cennet kapıları" şeklinde gelmesi. Öncelikle "rahmet kapıları" rivayetini ele alalım. İlkin şu sualleri sormak lazım: Ramazan dışında rahmet kapıları kapalı mı ki, Ramazan gelince açılıyor? Hadisi bu bağlamda nasıl anlamalı, nasıl yorumlamalı?

Efendim, şöyle bir yorumla bu suali cevaplayabiliriz: Allah'ın rahmetinin tek bir kapısı yoktur, birçok kapısı vardır. Sair zamanlarda bu kapılardan açık olanlar vardır, kulun talebiyle açılacak olanlar vardır. Burada iki şeyi birbirinden ayırmak lazım: Kilitli olmakla kapalı olmak. Allah'ın rahmet kapılarından hiçbirisi kilitli değildir, sadece vurunca açılacak şekilde kapalıdır. Kul o kapının önüne iradesini kullanarak gelir. Bunun adına Kur'an "tevbe" (Allah'a yönelmek) ve "istiğfar" (Allah'tan af dilemek) diyor.

Tevbe ve istiğfar ile rahmet kapılarının önüne gelip o kapıyı tıklatana, samimiyeti oranında kapı açılacak ve o kula rahmet saçılacaktır. Ramazan'da ise bu kapılar ardına kadar açık tutulur. Ramazan'ı ihya eden ve oruçla ihya olan kimse, bu kapılardan girip rahmete gark olmuş gibidir.

Ramazan'da, rahmet kapılarının her birine giden bir ışık yolu vardır. Vahyin doğum ayı olan Ramazan'la vahiy nuru mümine inerse, bu nur sayesinde o kapılara giden yolu görür. Değil mi ki, bir kapının açık olması yetmez, kişinin açık kapıya giden yolu görmesi, o yolu yürüyecek dermana sahip olması, o kapının açık olduğunu fark etmesi ve o kapıdan geçecek mecali bulması lazım. Ramazan insana işte o mecali verir.
İkinci versiyon "cennet kapıları açılır". Bu ifadeyi nasıl anlayalım? Öyle ya, biz dünyada yaşıyoruz. Cennet ise ahirette. Ahirette açılan kapıdan, dünyadaki insan nasıl geçecek? Daha ölmedik. Bu kapının açık olmasının pratikte ne gibi bir karşılığı var?

Allah Rasulü'nün fem-i saadetlerinden eğer bu kelimeler çıktıysa, bunu birkaç açıdan anlamak mümkün:

1. Ramazan'da açılan cennet kapılarından giren Salih amellerimizdir. Ramazan'la dirilen mümin oruç tuttuğu için tüm arzularından belli bir müddetle vazgeçer. Diyelim ki donatılmış bir sofra canı istedi, Allah'ın emrine imtisal için imkanı olduğu halde el uzatmadı. O sofra, o mümin için cennete gidip orada sahibini bekleyecek. Canı çekip de yemediği elma, armut, muz ağaçları orada kendisi için ekilecek. Yani Ramazan'da Salih amelleri orada kendini bekleyecek. Burada bir soru var: Başka zamanlarda Salih amellerim cennete girmeyecek mi ki? İkisi arasındaki farkı "gümrük" benzetmesiyle açıklayabiliriz. Ramazan dışında yaptığımız her amel gümrükten geçecek. Yani hesap gününde ince elenip sık dokunacak. O amelin hayatla çapraz ve paralel ilişkisine göre değerlendirilecek. Ancak vahyin doğum ayı, Ramazan'a özgü bir rahmetle Salih ameller "gümrüksüz" geçecektir.

2. Ramazan'da açılan cennet kapılarından, Ramazan'ı ihya eden müminin yüreğine cennet esintileri gelecektir. O kalbinde bu esintileri bulacak, bunlar sayesinde akleden kalbi Kur'an'a açılacaktır. İbadetler yük olmaktan çıkıp, Burak olacak ve onu cennete taşıyacaktır. Bu kapılardan biri sabır kapısı, biri infak kapısı, biri tefekkür kapısı, biri zikir kapısı, bir diğeri şükür kapısı, bir diğeri hamd kapısı, bir diğeri davet kapısıdır. Bu böyle gider.
İşte bu ve buna benzer ameller işleyen kişinin kalbine, açılan cennet kapılarından bir efildi, bir tat ulaşır. O insan o tadı aldığında Salih ameller külfet olarak algılanmaktan çıkar nimet olarak algılanır. Yüreğinin damağına tat değer ve o tadın peşine düşer. O tadla mest olur. Ramazan geçip gider, o tat kalır. O insanın akleden kalbi cennete girmiş gibi olur.
Allah bizi buna muvaffak kılsın.
Ramazan gönlümüze cennet kokuları taşısın.

MuSTaFa iSLaMoĞLu

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

1/9/2008 · Kategori: MuSTaFa iSLaMoGLu

öMRü RaMaZaN oLaNıN aHiReTi BaYRaM oLuR

Ömrüne yemin olsun ki…” Siz hiç birinin ömrüne yemin ettiniz mi?

Ama Allah etti. Elçisinin ömrüne yemin etti (15:72). Bunun açılımı “Harap olmuş ruhları imar ve inşa etmeye adanmış ömrün şahit olsun ki” demekti.

İnsan hayatına “ömür” denilmesi, insanın mâ hulika leh'inin (yaratılış amacının) imar ve inşa olduğunu gösterir. İnsan hayatı, hem o hayatın sahibini mamur etsin, hem de o hayatın sahibi çevresini ve geleceğini mamur etsin diye “ömür” adını almıştır.

“Umre” ibadeti de aynı kökten. Ömrü imar ettiği için “umre” denilmiş. İbn Haldun'un “medeniyet” yerine kullandığı 'umran kavramı da öyle. Zira medeniyet, bir “imar ve inşa seferberliği”dir.

Ömür Ramazan olur mu?

Hayat “ömür” olursa, ömür de ramazan olur. Yani: hayat hem sahibini hem de başkalarını imar ve inşaya adanırsa, işte o zaman ömür Ramazan olur.

Zaten Ramazan'ın ve bir Ramazan'la gelen Kur'an'ın amacı da budur. Kur'an'ın doğum ayını oruç suretinde kutlamamızın sebebi bellidir: İnsani yanımızı öne çıkarıp beşeri yanımızı arkaya çekmek. Akleden kalbimizi öne çıkarıp, içgüdülerimizi ve şehvetimizi arkaya çekmek.

Zira vahiy anlaşılsın, öğüt alınsın ve yaşansın diye indirilmiştir. Vahyin sahibi Allah, kelamını “Düşünen bir topluma” ithaf etmiştir. “Doğrusu Biz bu Kur'an'ı öğüt için kolaylaştırdık; şu halde yok mu öğüt alan?” diye tek bir surede tam beş kez sormuştur. “Kur'an'ın maksadı üzerinde derin derin düşünmezler mi?” diye sitem etmiştir. Kur'an'ın bir Ramazan'da inmeye başladığını söyleyen ayet, vahyin amacını şöyle ortaya koyar: “o, insanlık için bir rehberliktir; bu rehberliğe ve doğruyu eğriden ayırmaya dair bir belge ve bilgi kaynağıdır”.

Ömrün Ramazan olması için indiği geceyi ömre bedel kılan vahyin hayata inmesi şart. Değilse insan ziyandadır. Bunun en güzel özetini Asr suresi veriyor:

1. 'Asr şahit olsun ki…

'Asr “bir şeyin özünün posasından ayrılması için sıkılmasını” ifade eder. Yani, bir şeyin hasat ve hasılatını almaktır. Gündüzün hasılat vakti olduğu için ikindiye 'asr denilir. Hasadı tam alınmış bir hayatı ifade ettiği için yüzyıla 'asr denir. İnsanlık tarihinin olgunluk dönemine tekabül ettiği, dolayısıyla hasat ve hasılat zamanı olduğu için “ahir zamana” 'asr' denir. Dahası, tüm ömürlerin hasadının devşirilip hasılatının alındığı “hesap gününe” 'asr' denir. Şu halde, bu ayetin muhtemel anlamları şudur: “İnsan soyunun hasılat zamanı” veya “İnsanlığın ikindisi olan şu son çağ” ya da “Son vahye mazhar olan ahir zaman şahit olsun ki…”

2. Elbet insanoğlu tarifsiz bir kayıptadır.

Bu kayıp, insanın insanlık cevherinin kaybolmasıdır. Geriye canlı bir organizma olarak “beşer”in kalmasıdır. Sonuçta kaybolan insandır. Nasıl ki ahiret dünyanın ruhuysa, insan da hayatın ruhudur. İnsan kaybolursa, hayattan geriye ceset kalır. İnsanı kaybetmemek hayatın ruhunu kaybetmemektir. Bunun yolu son ayetteki şu dörtlü reçeteyi uygulamaktan geçer:

3. Ancak iman edenler, salih amel işleyenler; yani birbirine hakkı ve sabrı tavsiye edenler bundan müstesnadır.

1) İman etmek: İmanın akidevi tanımı inanmak, ahlaki tanımı güvenmektir. “Allah'a inanıp güvenenler” anlamına gelir. İnsan Allah'ın güveninin eseridir. Kayıpta olan insan, aslında Allah'ın güvenini (ve Allah'a güvenini) kaybeden insandır.

2) Salih amel işlemek: Bir amel ancak “ıslah” içeriyorsa sâlihât'tan olur. Yani, bir bozukluğu düzeltmeyen amel salihât'tan olamaz. Bu ayette iman sâlihât dışında sayılmıştır. Yine bir çok ayette namaz kılmak, zekat vermek sâlihât'tan değil hasenât'tan sayılır (Msl. 11:23; 2:277). Hasenât'a bire on, salihât'a cennet vaad edilir. Hasenât sahiplerinin seyyiatı örtülür, fakat sâlihât sahipleri “canlıların en iyisi” olmakla müjdelenir (25:70 ve 98:7). İyi olmakla yetinip aktif iyi olmayanlar kayıptan kurtulamazlar. İyiliği emretme kötülükten sakındırma farzı bu emrin daha sonraki adıdır. Yararı kişinin sadece kendine olan amel Salîh amel tanımına girmemektedir. O halde salih amel, 'kamusal alan'daki ifsada yönelik ıslah girişimidir.

Son iki şart salih amelin açılımıdır:

3) Hakkı tavsiye: Salih amelin açılımıdır. Hak, insan-Allah ilişkisinde tevhide, insan-insan ilişkisinde adalete tekabül eder. Hakkı tavsiye tevhid ve adaleti ikame için gayrettir.

4) Sabrı tavsiye: Hakkı tavsiye bedel ister. Bu bedeli ödemek gerektiğinde sabır tavsiye edilir. Sabır hak üzerinde sebat ve direniştir. Sabır, düzeltme talebinden vazgeçmemektir. Sabır, aktif iyi olma yolunda, kötülere ve aktif kötülere meydanı bırakmamaktır. Yoksa insanoğlunun kaybı kaçınılmaz olur. İnsanlar analarından iyi doğarlar, “aktif iyi” olamazlarsa, önce kötü, sonra aktif kötü olurlar. İşte o zaman bir tek o kaybetmez, bütün insanlık kaybeder.

İşte ömrün Ramazan olmasının anahtarı. Böyle bir ömrün ahireti bayram olmaz mı?

Bayram sizi, bizi, hepimizi mübarek etsin.


MuSTaFa iSLaMoĞLu

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

4/4/2008 · Kategori: MuSTaFa iSLaMoGLu

AiLe iÇi TaRTıŞMaLaR iÇiN ÇöZüM YöNTeMLeRi

Sağlıklı aile, içerisinde hiç bir tartışmanın yaşanmadığı aile değildir. İnsanların birlikte yaşadığı bir yerde tartışma ve hatta kimi zaman çatışma kaçınılmazdır. Özellikle bu birliktelik ‘yakın’ ve ‘uzun süreli’ ise, tartışma daha da normal hâle gelir. Sağlıklı aile tartışmaları çözümlemeyi bilen, anlaşmazlıkları hail ü fasl edecek kuralları olan ve aile bireylerinin, adı konmuş ya da konmamış olan bu kurallara uyduğu ailedir.

Aile içi tartışma ve çatışmaları çözmek istiyorsanız maskelerinizi çıkarıp gerçek yüzlerinizle görününüz. Maskeler, problemi ortaya koymayı güçleştiren, tartışmayı çözümsüzlüğe mahkûm eden bir işlev görürler. Taraflar, tartışmada gerçek yüzlerini değil de maskelerim kullanırlarsa, onları uzlaştırmak ve problemi çözmekten söz etmek, ‘maskeleri uzlaştırmaktan’ söz etmek demektir. Bu da, gerçekte hiçbir şeyin çözümlenmediğini gösterir,


Maskeler başta sağlıklı iletişimi yok eder. Maskeli kişilik her yerde ve herkes için kötüdür, fakat ailede daha bir sırıtır. Çünkü, birbirlerine aile olacak kadar yakın olan kişiler eğer ailenin diğer fertlerine karşı maske takıyorlar, onlara gerçek yüzlerini göstermiyorlarsa, bir müddet sonra o kimseler gerçek yüzlerini unuturlar. Bu kişilik sapması anlamına gelir. Ortada dolaşan gerçek bir şahsiyet değil, sentetik ve yapay bir bireydir ve yapay bir bireyle hiçbir problemi sahici bir biçimde halledemezsiniz.

Aile içi çatışmadan korkmayınız, aile içi iletişimsizlikten korkunuz. Çünkü sağlıklı bir iletişimin çözemeyeceği ihtilaf yoktur. Sağlıklı iletişim, tartışan tarafların birbirlerine karşı hem etken hem de edilgen olmalarıyla mümkündür. Bu da, kendini ve muhatabını ciddiye alanların, kendine ve muhatabına değer verenlerin yapabileceği bir şeydir.


Aile içerisindeki anlaşmazlığı birbirleri kırmadan, yaralamadan çözen çiftler, sağlıklı aileyi oluşturmuşlar demektir. Anlaşmazlık kimi zaman ciddi, kimi zaman da basit meselelerden çıkabilir. Öncelikle anlaşmazlık noktasını doğru ve iyi tesbit etmek şarttır. Anlaşmazlık noktasının doğru tesbiti, muhatabın ne söylemek/yapmak istediğinin doğru bilinmesinden geçer. Bu da kişinin niyeti dışarda tutularak anlaşılacak bir husus değildir. O hâlde, önce niyet ve amaç öğrenilmelidir.


Bazen niyet ve amacını öğrendiğimizde, önce muhalefet ettiğimiz bir kişiye biz de rahatlıkla katılıp, “Ha, eğer bu niyetle söyledinse iş başka..” ya da “Öyle mi? Eğer bu amaçla yaptınsa o zaman ben de seninle birlikteyim” dediğimiz olmuştur. Özellikle eşler arasındaki duygusal bağ, kimi zaman iki insan arasındaki iletişimin en temel ölçüsü olan niyet ve amaç gerçeğinin unutulmasına, es geçilmesine yol açar.


Duygu ve düşüncelerinizi abartmadan ve azaltmadan olduğu gibi ortaya koyunuz. Bu kendine güveni ve saygısı olan insanların yapabileceği bir şeydir. Kendine güvenen ve saygı duyan biri, mutlaka muhatabına da güvenecek ve saygı duyacaktır. Bunun zıddı kendine güvenmeyen ve saygı duymayan hastalıklı bir kişiliktir ki; bu tip ya sadece edilgen ya da sadece etken olarak ortaya çıkar,

a) Eğer edilgense, kendilerine güvenleri olmadığı için hep peşinen haksız olduklarını, zaten hiç bir zaman da haklı olamayacaklarını zannederler ve böylesine bir aşağılık duygusu içerisindedirler. Onun için de, muhataplarını hep onaylar, haklı olsun, haksız olsun ona pısırık ve edilgen tavırlarıyla cesaret verirler. Onurlarının çiğnenmesine izin verirler ve kendilerini böyle cezalandırmış olurlar.

b) Eğer bu tip etkense, kendinden başka kimseye değer vermez, kendi söylediğinden başka doğru olmadığını zanneder. Saldırgandır, bu nedenle de haklı haksız demeden muhataplarını ezmeye, onları mat etmeye bayılır, bundan vahşi bir zevk alır.


Sağlıklı bir ailede karı-koca öncelikle birbirlerinin insanî haklarını garanti altına almışlardır. Ezmek ya da ezilmekten iki taraf da zevk almaz, çünkü tartışmanın amacı ezmek ya da üstün çıkmak değil, en doğru ve makul olanın gerçekleşmesidir. Bu nedenle de, baskı değil ikna, çatışma değil uzlaşma, saldırı değil bildiri ve iletişim üzerine oturur.


Aile bireyleri birbirlerine karşı hatayı büyültüp meziyeti küçülten dürbünler kullanmamalıdırlar. Ben bunlara ‘şeytan dürbünleri’ adını veriyorum. Bu dürbünü şeytan kimin eline tutuşturursa, o muhatabının hep kötü yanlarını görecek, güzel yanlarını hep gözardı edecektir. Bu noktada hakimlerin ahlâkî bir tavsiyesini hatırlamakta yarar var: “Senin başkalarına yaptığın kötülüğü ve başkalarının sana yaptığı iyiliği büyük gör. Senin başkalarına yaptığın iyiliği ve başkalarının sana yaptığı kötülüğü küçük gör.” Bu ahlâkî fazilettir. Bu kadarını yapamayan, en azından çıplak gözle bakmayı becerebilmelidir.


Sorunları şimdiki bağlam içerisinde ele alınız ve ‘eski defterleri’ karıştırmayınız. Bu tutum eşler arasındaki anlaşmazlığın çözümlenmesinde son derece kolaylaştırıcı bir işlev görecektir. Aksi bir durum, meseleyi çözümsüzlüğe mahkûm etmek olacaktır. Sözün burasında, eşinden hoşlanmadığı bir söz işiten kimse eğer yirmi yıllık evliyse, bütün bu yıllar boyunca eşinin kendisine söylediği ‘hoşlanılmayan sözler’ defterini açıp bir bir saydığını düşünelim. Bu durumda, karşı taraf da, aynı yanlışa düşerek kendisini savunmaya kalkacak ve tüm eski ve görülmemiş hesaplar masaya yatırılacaktır. Bu masadan her iki tarafın da, hiç bir hesabı görmeden, fakat görülmemiş eski hesaplara, bir yenisini daha ekleyerek kalkacağından kimsenin kuşkusu olmasın. Oysa, eşinden hoşlanmadığı sözü işiten kimse “Falan zaman da şunu demiştin..” diye söze başlamak yerine “Bu sözü söylediğinde şöyle şeyler hissetim” diye başlasa problemi şimdiki bağlam içerisinde ele almış ve tartışmayı çatışmaya dönüştürmeden çözümü kolaylaştırmış olur.


MuSTaFa iSLaMoĞLu  / TaVSiYeLeR

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

5/3/2008 · Kategori: MuSTaFa iSLaMoGLu

SeVGi Ve aiLe

İnsan, ekmekle doyar, emekle büyür, sevgiyle yaşar. Sevgi varlığın yaratılış sebebidir. Çünkü varlığı var eden Allah, onu, sevgiyle yaratmış, sevmiş ve sevilmeyi istemiştir.
Aile binasının harcını sevgi ve inançla karınız. Harcı sevgi ve inançla karılan aileler, değil bu dünyada, öte dünyada da çözülmezler.

Ailede sevgi şartsız olmalıdır. Şartsız sevginin illeti yine sevgidir. Şartlı sevgi “şöyle davranırsan seni severim, böyle davranırsan seni sevmem” mesajını verir. Şartsız sevgi “seni, sen olduğun için seviyorum”der.

Kimi tefsirlerin Hz. Peygamber’in amcası Ebu Talib hakkında indirildiğini söyledikleri “Sen sevdiğini doğru yola iletemezsin, fakat Allah dilediğini doğru yola iletir” (28:56 ) âyetinde, Hz. Peygamber’in, birini sevmesi için hidayete ermiş olması şartının dahi koşul-maması, hayli dikkat çekicidir.

Aileyi içerisinde barındıran ev, ya cennet köşelerinden bir köşe, ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur. Evi cennetten bir köşe yapan şey sevgi, cehennemden bir çukur yapan şey ise sevgisizliktir. Sevginin
cennetten bir köşeye dönüştürdüğü evlerde yetişen çocuklar, kendisiyle barışık, kendine ve başkalarına güvenen ve güvenilen, sevecen, umutlu, hoşgörülü ve mutlu birer insan olarak hayata atılırlar.

Eşler arası sevginin bir tezahürü de kıskançlıktır, fakat her kıskançlık sevgiden doğmaz, bazı kıskançlıklar nefretten doğarlar. Sevgiden doğan kıskançlık sevgiyi geçerse onu yer bitirir. Sevgiden doğan kıskançlığın sevgiyi yiyip bitirmesine fırsat vermemek gerekir.

Kıskançlığın en kötüsü, kişinin sevdiği bir değeri Allah’tan ve O’nun davasından kıskanmasıdır. Bu durumda iki sonuç kaçınılmazdır: Ya kıskananın kıskandığı kendi başına bela edilir, ya da tamamen elinden alınır.

Ailede sevgiyi, ilgi doğurur. Deyim yerindeyse ilgi, sevginin hem anasıdır hem çocuğu. İlgisiz sevgi, iktidarsız sevgidir. “Seni seviyorum” deyip de sevginin isbatı anlamına gelen ilgi ve emeği göstermeyen biri, sevginin bedelini ödemekten kaçınıyor demektir. Bedeli ödenmemiş sevgi, haksız kazançtır.

Sevgiyle bir arada tutulamayan aileler, aile reisinin baskısı ve zorbalığıyla bir arada tutulmak zorundadırlar. Sevginin değil de, tahakkümün hakim olduğu böylesi ailelerde aile reisi ‘efendi’, geri kalan fertler ‘kul-köle’ mesabesindedir.
Küçük bir dikta yönetiminin hakim olduğu bu ailede aile reisi saltanatını yürütebilmek için baskıya ihtiyaç duyar, ailenin diğer bireyleri de aile adlı bu küçük krallıkta ceberut ve baskıcı rejimlerin uysal vatandaşları gibi bastırılmış, sindirilmiş, uysallaştırılmış, özetle nesneleştirilmiş birer unsurdurlar. Aslında, baskıcı ve zalim yöneticilere uysal, uyumlu ve sünepe vatandaşları yetiştiren birer fabrikadır bu tür aileler. Tıpkı, firavunun emri altında köle yapılan İsrailoğulları'nın, Musa gelmezden önceki uysal ve köleliğe razı hâlleri gibi.

Aile bireylerine özgürlük sevgiyle verilir. Çünkü sevgiyle verilen özgürlük parçalayıcı ve ayrıştırıcı değil, yürekten bağlayıcı ve birlikteliği sağlayıcı bir işlev görür. Bu sayede topluma aklı hür, vicdanı hür, satılamaz ve satınalınamaz şahsiyetler kazandırılmış olur.

Sevdiği için evlenenler olabileceği gibi evlendiği için sevenler de olabilir. Aslolan sevginin gerçek bir biçimde dal-budak salması ve üretici, özgürleştirici ve sağaltıcı bir sevgi olmasıdır. Eğer sevgi bunların tersi olan tüketici, tutukdayıcı, kör edici bir tutkuysa (sevgi değil), bu sevginin muhatapları birbirlerini tanıyıncaya kadar ya da kavuşuncaya kadar severler. Oysa ki erdemli insanlar tanıyıncaya kadar değil tanıdıkça seven ve sevilen insanlardır. Bunun tersi ‘şıpsevdilik’tir; şıpsevenler çıtkırılırlar, çünkü sevgilerinin kökleri gelişmemiştir.


MuSTaFa iSLaMoĞLu

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

9/1/2008 · Kategori: MuSTaFa iSLaMoGLu

SaBıR DiReNiŞTiR

Düşünsenize bir:
Hastalık olmasaydı sıhhatin, ölüm olmasaydı hayatın,
yaşlılık olmasaydı gençliğin,... yokluk olmasaydı varlığın,
kötü olmasaydı iyinin, küfür olmasaydı imanın,
cehennem olmasaydı cennetin, karanlık olmasaydı aydınlığın,
çirkin olmasaydı güzelin kıymeti bilinir miydi?

Hayat yolu dümdüz ve pürüzsüz olsaydı, yürümek bu kadar cazip olur muydu?
Her şey birbirinin aynısı olsaydı,
öğrenmenin temel taşı olan merak tahrik olur muydu?
Tüm insanlar aynı planyadan çıkmış gibi birbirinin tıpkısı olsaydı,
tanımak için küçük parmağımızı oynatmaya gerek kalır mıydı?

Eğer her zorluğun yanında bir kolaylık, her derdin bir dermanı,
her ıstırabın bir bilgeliği, her çekilen acının bir hasılatı,
her musibetin bir nasihati, her kederin bir bedeli olmasaydı
hayat yaşanmaya değer miydi?

Hepsinden öte sabır bu kadar değerli olur muydu?

Sabır. Birçok kavram gibi kirlettiğimiz, kargaşaya kurban ettiğimiz,
içeriğini darmadağın ettiğimiz, sonra da dönüp haksızlık ettiğimiz
muhteşem bir kavram.

“Sabreden derviş, muradına ermiş” gibi harika bir deyim,
nasıl oldu da “Sabreden derviş, sabrede ede gebermiş”
gibi soysuz ve hayasız bir lafa dönüştü?!

Nasıl olacak? Sabır kavramının zihnimizde uğradığı tahrif sonucu elbette.

Sabır, herkesin her istediğini “Hemen, şimdi!” sloganıyla elde etmeye çalıştığı
acele ve ecele giden kendini bilmezler çağında, “Asla vazgeçmem,
zamanı gelinceye kadar beklerim” diyebilme kararlılığıdır.

Şeyh Bedreddin Varidat’ında diyordu ki “Evme (acele etme)!
Unutma ki her yemişin bir mevsimi vardır: Sen de mevsimini bekle!”

Yakıcı yaz güneşinin altında sabırla zamanını beklemeyi bilmeseydi,
çağla şekerpare, koruk kayısı, kelek kavun olur muydu?

Sabır, omuzladığın mukaddes yükü götürürken rüzgar tersinden esmeye
başladığında geri dönmemek, yükü atmamak, yolu satmamak,
yola yatmamaktır. Sırtını yüke verip göğsünü rüzgara siper etmektir.

Her rüzgarın bir ömrü, her Nemrud’un bir İbrahim’i, her Firavun’un bir Musa’sı,
her kışın bir yazı, her gecenin bir sabahı, her derdin bir dermanı olduğunu unutmamaktır.

Sözün özü, sabır direniştir.Kur’an “Allah sabredenleri sever” derken
işte bunu demiş olur: Allah direnenleri sever.
Yine Kur’an “Ey iman edenler! Sabredin” derken bunu demiş olur.
Yani: Ey iman edenler! Direnin!

Hepsinden öte Asr Suresi, işte bu nedenle “sabır” suresidir:

“Asra yemin olsun ki insanlık hüsrandadır! Ancak iman edenler,
salih amel işleyenler, hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesna!”


Son ayetin açılımı şudur:
Hakkı tavsiye etmenin bir bedeli vardır. Çünkü siz hakikate tabi olup onu
tavsiye ettiğinizde, varlığını yalana adayanlar ister istemez bundan rahatsız
olurlar. Hakikat güneşinin doğuşundan rahatsız olanlar, ülkeyi mağaraya çevirmenin yolunu ararlar.

Bu durumda hakikati savunmanın bir faturası vardır ve size bunu pahalıya ödetmeye çalışırlar.
Ayetin son kısmı işte bunu söyler: Hakikati savunmanın bedelini ödemek
gerektiğinde de sabrı tavsiye edin.
Hakikat üzerinde direnin ve asla geri adım atmayın.

Öyle ya, hem hakkı savunacaksınız hem de başınız sıkışınca savunduğunuz hak siperini terk edip kaçacaksınız.
Bu yakışır mı? Günah işlemenin bile bir bedeli olsun da sevap işlemenin bir bedeli olmasın mı? Kumarbazlar bile bir risk alırken hakikati savunanlar hiçbir
risk almasınlar mı?

Hakikate olan sadakatiniz, onun uğruna nereye kadar ne bedeli göze aldığınızla
orantılıdır. Ne diyordu Kur’an:
“İnanıyorsanız, üstün gelecek olan sizsiniz!”


MuSTaFa iSLaMoĞLu

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

10/11/2007 · Kategori: MuSTaFa iSLaMoGLu

YoLNaMe

 

 

MuSTaFa iSLaMoĞLu

 

 

Dostum, güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat, arkana bakma.. Kimin geldiği önemli değil, kimin
gelmediği de… Unutma, yolcu değişir, yol değişir, ama menzil değişmez.
Yolcuya bakıp, yolu tanıma.Yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver. Vahim olan,

yolun yolcusuz olması değil; Asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır; Yolsuz, hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve
seyyal…

"En doğru yol : en dikensiz yoldur" diyenler seni aldatıyorlar. Onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak
lambasının altında arayan şaşkınlardır. Aldırma…

Ayağına batan dikenler, aradığın gülün habercisidir. Dikenine katlanmaktan sözedenler, aşıkmış gibi davrananlardır.
Gerçek aşık olanlarsa, dikenini de severler.

Dostum, yollar yürümek içindir. Fakat, şu gerçeği de hiç unutma : Yürümekle varılmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir.
Yol boyunca; Yola çıkıp da yürümeyenleri, yola oturup, gelen-geçenin ayağına çelme takanları, yolda metafizik
uyuşturucularla keyif çatanları, tel örgülerle çevirdiği yolu, kendisine zindan edip volta atanları, maratona 100 metre
koşucusu gibi hızlı girip, 50. metrede yola yatanları, yürüşün uzun ve yolun zahmetli olduğunu görünce, yolculuk üzerine
zar atanları , yürümeyi bırakıp, yol-yolcu ve menzil üzerine kalem oynatanları, ayağına batan tek bir dikenin faturasını
çıkarıp, ömür boyu tafra satanları, beyaz atlı kurtarıcıyı gözlemek için ufka bakıp bakıp dağıtanları, yanlış kılavuzlara
kızıp yolu satanları göreceksin.

Aldırma, yürü. Göğsüne yüreğinden başka muska takma. Vahiy haritan, Nebi kılavuzun, akıl pusulan, iman sermayen,
amel azığın, sevgi yakıtın, ahlak karakterin, edep aksesuarın , merhamet sıfatın, şeref ve izzet adın olsun. Doğru yol :
insanların çoğunun gittiği yol değil, düşünen öz akıl sahiplerinin yoludur.


Yolda vereceğin her molayı özeleştiri durağında vermelisin. Unutma, tevbe özeleştiridir. Kendisini hesaba çaken,
başkalarınca hesaba çekilmekten kurtulur.

Her molada yolda olup olmadığını, yürümen gereken menzil istikametinde yürüyüp yürümediğini kontrol etmen, pişman
olmaman için elzemdir. Yön tayini sık sık gerekli olabilir. Haritayı saklayabile-ceğin en güvenilir yerin yüreğindir. Bir
şey daha : Pusulayı sahte manyetik alanlardan, paraziter nesnelerden uzak tut; İbreyi saptırırlar da haberin olmayabilir.

Yol emniyetin için gerekli olan şartların başında bilinç gelir. Bilincini tahrif edecek her türlü uyuşturucudan uzak
durmalısın. Hobilerinin, fobilerinin, korkularının bilincin üzrindeki saptırıcı etkisini iyi hesap etmelisin. O'ndan
başkasından korkarsan , korktuğunun başına musallat edileceğini kesinlikle bilmelisin.

Yolda düşeceğin en büyük tuzak, yersiz korkularının tuzağıdır; Yani, kendi benliğinin sana kazdığı tuzak.

Hayırlı yolculuklar dostum.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::