29/9/2008 · Kategori: Sevdigim Yazilar

KıYaMa KaLK eY aŞk-ı SüCuD!




KıYaMa KaLK eY aŞk-ı SüCuD!

kan damladı gökkubbenin şakağından yazgıma.. bozuldu düşüm...

bir nefes lazım şimdi bana ölmek için.
.............
Eyy ardından koşarken ardıma kalan yar! Hesap dürüldü aşkla, sicilime al düştü.. söyle istanbul’una, değmeyin artık bana. Ölesi aşikar, seleserpeyim işte, alnımın karasını yalayan zefzefelerin çıkmaz sokak kuytuluğunda.. sırtımda yalın bir aşk, kulluk namına.. örtün mahrem sızılarımı örtün.
utanıyorum arzdan..!
“VENNECMİ ! zelilim el aman !
didik ettiler taa içimi, en ürkek yanıma sözlerini dikerek! Ellerim vardı yanımda bir tek, yüzüme kapanası ellerim.. “AŞK !” dediler “sus”tular, meylettim diz üstü.

Berzahındayım; gayrı ölümsüyorum içimi, gülümseyerek; cehennemden sıçramış bu harlanış ki, ölüp ölüp dirilmeler vaktinin vakad’ıyım! bağdaş kurdum işte mizanın kıyısına, alacaklıyım verdiğim kadar.. ellerim.. düşün yakasından yarin..dilim sus, günah kadar!
Hadi.. ör saçlarını nil kıyımına züleyha,yum sözlerini aleme ki bilmesinler, leyl çökmüş kirpiğinde bir “yusuf lekesi” var !!!

doğruluyorum yar’e kıyamdan:
BİSMİLLAH..,
bu aşk SANA aşikar!

Vaktidir.. LA Azrail, nazar etme ömre !
ve sen ey aşk, kalem hakkı için söyle! Kuyudan bozma yürek aralarında zamana uğramayası mısın sen! Hep ölüme özentili ölümsüz bir yanılgı mı kalmaya ahdettin..? dünlerinden yitik orta asya’nın bağrına yamanan , kurutulmuş kan bezeli bir yara mı kalacaktın,
ümmete kanayısı.
ömrün bir “sus” boyunda mıydı ki ölçüsü alındı.. kelepçeli özgürlükmüş yalnızlık, eyvallah, kursağıma dolandı.
peki neden yüzün bende hala.. sahi.. senin gitmelerin hep ardına mıydı..?

ahh şeh-i yar! derinlikli besmeleler salıyorum, ciğerlerini gelgitleyen mavinin arsızlığına..
heyhat İstanbul!.. az durulsana!..

zelilim. arasatta yalan sayılmaz sandım.. yetişemedi bir Arafat duası ardıma ki, başım önde taddım kızıl elmadan..

heyyy! beni hüzne yalnız ayartan iblis! Şimdi çiğne en pak amelimi dişlerinin arasında ! İsrafil üflüyorken sur’uru şah damarıma, gel ya Azrail, hükmü vurmadan akla! Tırnağımdan başla içimi sökmeye eyy Meryem, heybende ki hurmayla damağımı ısla… yum beni yusuf’un gözlerinde, sandık lekesi vurmadan yazgıma.

çenemi bağla yar! Ki lanetlenmesin aşk! Salın beni kuyuma, kefenimin iliğini arkadan vurarak!
- gelmeyi istememişti hiç..
böylesi gidişi istemediği kadar -

şimdi hangi ölüm tekil çekilmeyi vaat ediyor bana, yırtınarak! ki aşk değil midir ,
iki kişilik cinayetlere tek tabut kaldırmayı maharet saymak! değil midir ki aklı çarık yapıp,
yürek tokmaklarına dervişane vurulan mühürlerle delilik dergahından cazet almak...
firdevs-i a'la'sındayım aşkın .. son durak.
önüme durma anneee..! heveslendim bir kere , ölesim var..eteğine düşen kor vurmadan ciğerine, hadii dikil şehr-i yarin alın hizasına... iyi bakk!... bir ben miyim sanıyorsun intihar yolcusu yalınayak! koşşş yedi tepe arası sa'ylarda, sen oku selamı türkü yakarak..

''o yar.. nefs elinden şarap içmiş kaç vakit önce..
dilini vurdu yavruma soyu yücelsin diye..
kınalanmış gayrı, gönüş yok ki geriye...
izzet-i dergah'ında kabul buyur Rabbisiiii...
kızım..
kurban oldu..............
aşka..''

ZüLeYHa ÇaY

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

2/7/2008 · Kategori: Sevdigim Yazilar

VeDâ



VeDâ

Kal diyen yanım; katilim olursun...

Şimdi gitmek zamanı buralardan,

Bir bardak serin sudan yarenlik dileyip,

Ve serinleyip..

Varsın açmasın bahçemde çiçek,

Bir fesleğene anlatırım rüyamı,

Şimdi gitmek zamanı...

Farzet ki gönlüm; burda doğmadın...

Bu güneş, bu gökyüzü yabancı...

Bir kara sevdayla vedalaşırcasına...

Gitmek zamanı...

Vakıa, bu bahçenin bülbülüydüm ben,

Çiçeklerden önce açardım her sabah,

Bir bakıştı önce...

Sonra tebessüm...

Bunca yıl avunduğum...

Şimdi gitmek zamanı buralardan...

Yavaştan toplarım hüznümü, heyecanımı.

Bana ait ne varsa.. Benden başka...

Ve incitmeden...

Ve incinmeden olsun isterdim...

Şimdi gitmek zamanı...

MuRaT BaŞaRaN

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

10/6/2008 · Kategori: Sevdigim Yazilar

GeLMeSeM De BeKLe BeNi..!

 

 

 

GeLMeSeM De BeKLe BeNi..!

 

Seni özlediğimde yüzümü dağlara dönerim ben. Sırtımı bir ırmağın akışına yaslarım. Kırgın ikindiler gelir, göğsüme batırır tırnağını bir alıcı kuş. Taşlar susar, taşlardan suskun bir ağrı şakaklarımda. Ben beklerim, gözlerinde saklı şehrin kapılarından bir gün yine yalınayak, perişan girebilmek ümidiyle. Gurbet derim, kandan oyulmuştur her harfi. Sıla derim sonra, adınla başlayan bir hikâyenin vatanına. Uzağım, yaralıyım, yabanım, ne çıkar?


Sen bekle beni, gelmesem de...


Bütün tebessümlerin altından sen çıkarsın, gözyaşlarımın dünyanın damarlarına karıştığı yerden sen. Gün pılısını pırtısını toplayıp göçer dağların ardına, ben kalırım. Rüyadır, kovsan ayrılmaz kapından sana varmanın umudu. Hayaldir, ellerinin alnıma dokunuşuyla koklayacağım deniz mavisi. Şiirlerini yağmura tutmuş bu adam, ağlayarak bir fotoğrafa yüz sürmenin kaydını mecnun diye tutan geceye kanına bandığı bir çevreyi gösterir. Ayrıyız, ateşim ve ellerim fırtınada. Giderayağım, kanamalıyım, yorgunum, ne çıkar?
Bekle beni, gelmesem de...


Hiç kimse böylesi bir sevdayı sırtına vurup, yarelenmedi. Hiç kimse, kanadına yokluğunun sancısını nakışlayıp uçurmadı kuşlarını. Hiç kimse, gece başladığında ve ışık kuytulara saklanıp sessizce ağladığında, kalbini ben gibi kucaklamadı. Sevdimse verdiğin yürekle sevdim, bunun için azizdi yüreğim, bunun için senden başkasını alamayacak kadar müstesna. Öldümse verdiğin yürekle öldüm, katlimin salası önce sana ulaştı. Sordular elbet: Nasıl bilirdiniz?
Sen seslendin mi, bekleyip de gelmeyenine, ah sen, dedin mi ki: Yakardı!


Gittimse, baharın peşi sıra değil, senden ırak mevsimlerin delibozuk çığlıkları peşine takılarak gittim. Bilemedim 'hangi şehre inersem yar beni karşılar'. Simsiyah urganlara asılarak iniyor ruhumun kuyusuna zaman, dağılıyor, ağıt oluyor ayrılıktan yeşermiş kamışlar. Ne hoyrat ne ağır bedeldir beklemek, yine de bekle beni aşkı utandırmamak için, bekle, gelmesem de...


Şehre herkes yakışıyor şimdi. İşportacı delikanlılar, tuzu kuru tüccarlar, öğrenciler, dilenciler ve yalancılar. Şehre bir ben yakışmıyorum. Çünkü, sensiz bir şehrin toprağında, ayak izim öksüz duruyor. Sensiz, penceremde gün ışığı mahzun. Sanma ki yolcular sadece bavullarını alarak giderler bir şehirden. Giderken bana verdiğin güvercin ürkekliğini götürdüm, yağmur ferahlığını, kardelen cesaretini..


Kavuşmaya yüzümüz olsun diye, ağlamadım. Unutmamaya kavlimiz olsun diye, mahzun dokunmadım kirpiklerine. 'Sen ağlama kirpiklerin ıslanır', ağlama, bekle yalnızca, emanetlerini yerli yerine, yani bakışlarını Zühre yıldızının burcuna, sıcaklığını mezarımın başucuna ve aşkını hüzzam bir yağmurun dudağına koymaya ahdetmiş bu adamı bekle, gelmesem de...


Adem Özbay

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

2/6/2008 · Kategori: Sevdigim Yazilar

aŞK MeKTuPLaRı...

 

Rasim, bir aksam okuldan döndügü vakit, kendi ismine gelmis bir zarf buldu.
Içinde, çiçekli bir kagit üstüne, su satirlar yaziliydi:
"Rasim Bey, Ben sizi uzaktan uzağa seven bir genç kizim. Çok güzel oldugumu
korkmadan söyleyebilirim. Dünyada en büyük emelim sizin tarafinizdan
sevilmek ve
sizin esiniz olmaktir. Fakat yaslarimiz çok küçük oldugu için zannederim ki
birkaç sene beklemek gerekecek. Simdilik kendimi size tanitmayacagim.
Mektuplarinizi ..... adresine taahhütlü olarak gönderiniz. Benim çok
mutaassip bir beybabam
vardir ki,
çok az sokaga çikmama müsaade eder. Bununla birlikte belki bir gün ayaküstü
görüsebiliriz. Kendimi simdiden sevgiliniz ve nisanliniz saydigim için
sizinle görüsmeyi
fena ve ayip bir sey saymiyorum. Evde yalnizliktan çok canim sikiliyor.
Mektuplariniz benim için bir teselli olacaktir."
On alti yasina gelmis her okul çocugu gibi, Rasim için de hayatta sevilip
sevmekten
daha önemli bir sey yoktu. Bu mektubu okur okumaz yüregine bir ates düstü.
Tanimadigi bu kizi deli gibi sevmeye basladi.
O gece sinemaya gidecekti, vazgeçti, erkenden odasina çekilerek kendisini
seven bu
genç kiza uzun bir mektup yazdi. Mektubu posta kutusuna attigi zaman
birdenbire on
yas büyümüs gibi gurur duyuyordu. Isminin Bedia oldugunu söyleyen bu genç
kiz, Rasim in mektuplarina düzenli olarak cevap veriyor, eger bir iki gün
geciktirecek olursa kiyametleri kopariyordu.
"Sizi ne kadar sevdigini ve sizin mektuplarinizdan baska tesellisi
olmadigini söyleyen
bir zavalli kizin gözlerini yollarda birakmak dogru olur mu? Hem
mektuplarinizi çok
kisa yaziyorsunuz. Bir rica daha: mektuplarinizi biraz okunakli yaziyla
yazamaz misiniz?"
Genç okullu, aksamlari erkenden odasina kapaniyor, sevgilisine kendini
begendirmek
için saatlerce müsveddeler yaparak, kitaplar gibi uzun mektuplar yaziyordu.
Bedia
ayni zamanda merakli bir kizdi. Bazen söyle sorular sordugu da oluyordu:
"Evlendigimiz zaman balayimizi geçirmek için acaba Italya ya mi gidelim,
Isveç e mi?
Bu iki memleket acaba nasildir? Halki nasil yasar ne is görür? Oralara
gitmek için
hangi denizlerden hangi memleketlerden geçilir?" Yahut da "Sen Abdülhak
Hamit
Bey in Eşber ini okudun mu? Nerelerini en çok begendiysen yaz da ben de
okuyayim..." Genç okullu, nisanlisina karsi küçük düsmemek için, cografya
ve edebiyat kitaplari karistiriyor, onun istedigi bilgiyi toplamak için
günlerce çirpiniyordu.
Bedia bir mektubunda ona söyle darildi: "Sizinle muhakkak görüsmeye karar
vermistim. Dün okul dönüsünde yolunuzu bekledim. Fakat bir genç kizin
sevgilisi oldugunuzu hatirlamamis, çok fena giyinmistiniz. Üstünüz basiniz,

ayakkabiniz çamur
içindeydi. Çocuk gibi arkadaslarinizla mi bogustunuz acaba? Bunu görünce
sizi mahcup etmekten korkarak yaniniza gelemedim."
Rasim fena halde utandi ve üzüldü. O günden sonra olaganüstü dikkat ve
özenle giyinmeye basladi. Bedia bir kere de onun okuldan çikar çikmaz eve
gitmemesinden,
geceye kadar sokakta dolasmasindan sikayet etmisti. Acaba kendisi evde onun
için aglarken, o, baska kizlarin pesinde mi geziyordu?
Rasim dünyada Bedia sindan baska hiçbir kizi sevemeyecegini yeminlerle
yazdi ve
sokakta dolasmaya, tesadüf ettigi kizlara göz ucuyla bile bakmaya cesaret
edemez oldu.
Bir aksam, Rasim 'in annesi Nedime Hanim kocasi Ahmet Beyi matemli bir
çehre ile karsiladi, aglamakli bir tavirla: "Ah Bey, basimiza gelenleri
sorma.
Oglumuza Bedia isminde bir kiz musallat olmus. Bugün Rasim in odasini
düzeltirken mektuplarini buldum.
Evladimiz elden gidiyor. Bir çare bul." Ahmet Bey de hiçbir meraklanma
isareti
görünmüyor, tersine kis kis gülüyordu. Sesini alçaltarak: "Korkma Hanim,"
dedi,
"oglana ask mektuplarini yazan kiz benim! Oglandaki haylazlik arttikça
artiyordu. Ne
okuldaki ögretmenler, ne ben, bütün gayretimize ragmen, ona dogru dürüst
yazmayi
bile ögretemiyorduk. Nihayet düsüne düsüne bu çareyi buldum. Rasim in kiza
yazdigi
mektuplar sayesinde yeni yaziyi mutlaka ögreneceginden ve bu sene sinifi
geçeceginden eminim. Dogrusunu istersen, ben de eski yaziyi bir zamanlar
sana mektup yaza yaza ögrenmistim."


ReŞaT NuRi GüNTeKiN

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

14/4/2008 · Kategori: Sevdigim Yazilar

üZüLMe ! ALLaH BiZiMLe BeRaBeRDiR..

Asırlar öncesinden, hicretin en can alıcı noktasında, sevr mağarasından tüm insanlığa bir teselli mesajı yükseldi : "Üzülme, Allah bizimle beraberdir."

Pekiyi, sadece Hz. Ebu Bekir’e miydi bu teselli?.. Sadece müşriklerin şerrinden sığınmaya mıydı?..

Hayatın, imtihan ekseninde, bazı kırılma noktalarında vardır.. Bu noktalarda, sonsuz bir kudrete dayanma arzusu, zirveye çıkar.. Sebepler sükût ettiğinde, çaresizlik tüm çareleri tükettiğinde, artık O’ndan (c.c.) başka hiçbir yardımcının kalmadığını hissettiğinde, bu teselli, rahmetin kucağına sevkin başlangıcı olur..

İşte hicret sahnelerinden birinde ve en birincisinde, Allah (c.c.) tam emniyet ve tevekkül ile kendisini, Kendine emanet edene, yardımını nasıl yetiştiriyordu, eskimeyen levhalardan bir kez daha izleyelim..

En güzel’in (s.a.v.) hayatı, hayata da en güzel örnekti.. Çünkü Alemlerin Rabbi, O’nu alemlere rahmet göndermişti.. Hayat seyrinde, itaatten ibadete, ahlaktan tevekküle her şeyde “zirve” olduğu gibi, Rahmetin de tecessüm etmiş bir timsali olan Efendimiz (s.a.v.), sebeplerin sükûta yaklaştığı son noktada, sadık dostuna işte böyle teselli vermişti..


Eğilseler ayaklarını görecekleri kadar yaklaşan müşrikleri gören Ebu Bekir (r.a.) Kâinatın efendisine zarar verirler endişesi ile :

"-Yâ Resûlallah!" dedi. "-Beni öldürseler de gam çekmem. Ben nihâyet bir ferdim. Amma, Allah göstermesin, sana bir zarar ve ziyan eriştirecek olurlarsa bu, bütün ümmetin helâkine sebep olur."

Rasulullah endişesiz ve mütebessimdi.. Çünkü öyle birine inanmış güvenmişti ki, O (C.C.) kendisini bırakmazdı.. Asılardır, hassas kulaklarda ve kalblerde yankı bulan şu cümle ile teselli verdi son peygamber arkadaşına:

"Üzülme, Allah bizimle beraberdir."

Hz. Ebû Bekir:

"-Yâ Resûlallah" dedi. "-Onlardan birisi eğilip de ayaklarının dibinden bir bakıverse, bizi görür."

İki cihanın mefhari olan Efendimiz, yine emîn ve tam tevekkül ile şunları demişti:

"-Yâ Ebâ Bekir, iki kişinin üçüncüsü Allah olursa, sen âkibetin ne olacağını zannediyorsun? Yakalanacağımızı mı sanırsın?"

Allah’a tam tevekkül edene yardım, işte böyle yetişiyordu.. Hem hiç umulmadık yardımcılarla…

Müşriklerin rehber olarak yanlarına aldıkları iz sürücü, kavminin en iyisiydi.. Adeta havadaki kokudan iz sürebiliyordu..

O kadar eminler ki kendilerinden; bu sefer yakalayacaklar ve başına büyük ödül konulan Allah rasulünü öldüreceklerdi.. Ama unuttukları bir şey vardı.. O’nun (s.a.v.) öyle bir gözeteni, koruyanı vardı ki; O’nu (s.a.v.) en güçsüz bir örümceğin ağı ile kibirli o müşriklerin gözlerinden ve şerrinden muhafaza edebilirdi ve etti..

İz sürücü kendinden emindi : “-İşte buradalar” dedi.. Fahr-i Kâinat Efendimizle Sıddık-ı Ekber, konuşulanları duyuyorlardı.

Ve ezelde vazife almış nöbetçiler işbaşındaydı.. İki yabani güvercin, bir de örümcek..

Mağaranın dibine kadar giden o müşrik, bu nöbetçilere takılmış ve geri dönmüştü :


 

"Mağaranın ağzında iki yabanî güvercinin yuva kurduğunu gördüm. Orada olduklarına asla ihtimal vermem"
demişti.

Azılı müşrik Ümeyye bin Halef ise, arkadaşlarına hiddetli hiddetli şöyle seslenmişti:

"Hâlâ mağaranın orada ne dolaşıp duruyorsunuz. Orada örümceğin ağ bağladığını görmüyor musunuz? Vallahi ben, bu ağın Muhammed doğmadan önce gerilmiş olduğu kanaâtındayım."


 

Hak; batıla bir kez daha üstün gelmişti.. Ve Cenâb-ı Hak, nöbetçi tayin ettiği bir örümcek ve iki yabanî güvercin ile Sevgili Resûlünü bütün Kureyş'e karşı korumuş oluyordu.

Kul tam emniyetle Rabbine teslim olsun da, Rabbi onu rahmeti ile kuşatıp, koruması altına almasın, mümkün müydü bu?.. Tüm dizginler elinde bulunan Allah (c.c.), “Rabbim benimle beraber; beni görüyor, biliyor” teslimiyetine kayıtsız kalır mıydı hiç?.. Elbette kalmazdı, kalmadı ve kalmayacak da…

İmtihan dünyasının senaryolarında bazen, “sıkıntılar” başrol oynar.. Hakîm ve Rahîm olan Rabb, hikmeti ve rahmeti ile vazifelendirir, musibeti.. Değil mi ki, başımıza her ne gelse O’ndan (c..c) gelir.. Bu noktada “Bela vereni” bulana, bela; rahmetin kâşifidir.. Günah kirlerini, ateşe bırakmak istemeyen, rahmeti ile bu dünyada, geçici sıkıntılarla kulunu temizlemek isteyen Allah (c.c.) bununla, kuluna yakınlığını hissettirir..

Kendisine kendinden daha yakın; kendinden daha şefkatli olanı bulan, daha neyi arar ki?.

Madem bizimle beraberdir Allah (c.c.), o zaman telaşa gerek yok.. Her musibette, her çaresizlikte, ümmetinin derdi ile dertlenen Allah rasulü, şefkati ile başımızı okşar, ve fısıldar kulağımıza :
“Korkma, üzülme, Allah seninle beraberdir!”

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

5/3/2008 · Kategori: Sevdigim Yazilar

eĞeR SeNi SeVMeSeYDiM

 

Her an ‘ölecekmişim’ gibi içimde

titreyip duran korkudan...

Ve her an yeni bir hayata ‘doğacakmışım’ gibi içimde çarpıp duran heyecandan habersiz...

Ve sevdiğimi zannedip...

Sevgiyi bildiğimi zannedip...

Yaşayacaktım...

Yaşamak denirse...

Seni sevmeseydim...

•••

Mevsimleri sevmeyecektim...

Sevdiğimi zannedip...

Yağmurun mahzun kalbimi okşamasını...

Nefes almakta zorlandığımda

rüzgârın yetişmesini...

Güneşi...

Yıldızları...

Gülü ve bülbülü bilmeyecektim...

Ve gizlice ağlamayı…

Bildiğimi zannedip...

Aşkı bilmeyecektim...

•••

Seni sevmeseydim...

•••

“Bir ömür boyu” yetmezdi bana...

Ben seni severek...

Cenneti istemeyi öğrendim; ve sonsuzluğu...

Uykuyu uysal bir kedi gibi yanıma alıp,

şafak vakti ettiğim dualarda...

Sana ve sevgime bakıp...

Rabbimi öğrendim...

O’nun büyüklüğünü öğrenmenin

mümkün olmadığını öğrenip...

Hayreti öğrendim...

•••

Eğer seni sevmeseydim...

Yaşadığımı zannedip...

...


MuRaT BaŞaRaN

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

2/2/2008 · Kategori: Sevdigim Yazilar

BeN SuSTuM ! SeN SöYLe SeNSiZLiĞiMi...


Ey yâr, susuşum sözümü esirgemekten değil. Sana değen sözleri çoktan yitirdim; dudağım avare, dilim perişan.

Aklım ermiyor ki, sustuğumu bileyim. Kalbim ayılmıyor ki sana hitap edeyim. Kelimelerin sıcağı kaçmış, hece hece küllenmişler; sükût lehçesinde aç susuz bir mülteciyim şimdi. Seni taşa benzettiler. Öyle dilsiz, öyle hayatsız, öyle duygusuz diye. Değirmende konuşan taş değil midir peki? Acıyı öğütüp ekmek eyleyen senin dönüşün değil mi? Sen değil misin kabrimi bekleyen sadık yâr? Dillerin sustuğu yerde sen değil miydin ısrarla adını söyleyen unutulanların? Sen değil misin nice dertlinin derdini hiç itirazsız dinleyen?

Sahiden taş mı kesildin? Oysa, sen sözlere efsûn bağışlayan dudaksın. Nefesi boşluğun hapsinden kurtarırsın. (Belki de her ses bir mahpusun kırılmış zincirlerinin şakırtısıdır.) Sana değdiği yerde dirilir sessizlik. Sana vuruldukça hece hece kanatlanır suskunluk; şiirlerin ufkuna yükselir söz, öykülerin kuytularında giyinir. Sen, dağı delen Ferhat’sın; söz ki dağı kar gibi eritir de Şirin yâri sımsıcak kucaklar. Sen Aslı’ya Kerem’sin; ses ki çatlak dudaklardan sızan kevserdir. Sen Kerem’in Aslı’sın; söz ki tek bir hecesi bizi varlığın koynuna saklar; “Ol!”sözü hatırına yokluk varlığa yüz bulur.

Taşın sözü yok mudur ey yâr? Taş dediğin konuşur. Zamanın dudağıdır. Çatlaklarından acılar sızar; kuytularında çocuk gülüşleri gibi neşeler saklar. Taş dediğin susar. Zamanın dilidir; bir bakışında nice gürültüyü susturur; anlamsız telaşları dağıtır, hoyrat koşturmaları durdurur. Kadîm zamanlar içinden sızıp gelen bir kan gibidir taş; nabzımızı doldurur.

Taş zamanla eskimez mi? Sen zamansın, ey yâr, gelir ve gidersin. Saatlerin kadranında uslu uslu gezinirsin amma saçlarımı değil sadece kemiklerimi dağıtırsın. Usulca sokulursun odama; “tik-tak”, sadece “tik-tak”, eşyalarımı değil sadece beni de benden çalarsın; elbisemi değil sadece tenimi de soyarsın. sevdiğimle arama ayrılıklar koyansın. Sen çoğaldıkça ben azaldım; seni tükettim derken ben tükendim. Sen zamansın, ey yâr, pek kıskançsın.

Taş kesilmişsin ki sana vefasız dediler. Tanımazmışsın beni. Adımı bile anmazmışsın. Güzellikten hiç anlamazmışsın. Mehtabı kucaklayan sen değil misin her defasında? Günün ilk ışıkları sana koşmadı mı her sabah? Nice surlarda masum bebekleri bekleyen sendin. Nice sütunlarda fısıltılı dualara fısıltını ekleyen sensin. Köprülerde kemerlerde yâri yâre kavuşturan senin metanetin değil mi? Çeşmelerden serin sulara yol veren senin serinliğin değil mi? Dereler boyu suların elinden tutup şarkılar söyleyen sen değil misin?

Aslında kendi taşını dikiyor değil mi insan? Her gün bir önceki günde bırakırız bedenimizi. Her yeni günün sabahında eskimiş bedenlerini yüklenir gibi insan. Sanki yakamızda çocukluk fotoğrafımızı taşır gibi yürürüz yeni zamanlara. Kendi cenazesini kaldırır gibidir insan. Baktığımız her yüzün ardında eskimiş yüzler saklıdır. Şimdiki bedenimiz daha öncekilerin başını bekleyen konuşkan bir taştır. Ölmüş yanlarımızı hatırlatır. Bir taş gibi ağırlaşır gözlerimizin karası. Var-yok arası bir titreyişe dönüşür nefesimiz. İki nefes ortasında dikilir taşımız. Taştan taşa koşar bakışımız. Hatıralarda saklı, solgun fotoğraflara nakışlı yüzler üzerine uzanır gölgesi.

Sen değilsin; taş benim ey yâr. Kendimi taşımaya mecâlim yok. Kendime söyleyecek sözüm yok. Kabrimden kalbine taşınıyorum ey yâr. Suskunluğum taş olmaklığımdan. Sözsüzlüğüm sözümü taşa devrettiğim için.

Bağrımda ağır ve soğuk bir suskunluk... / Taşıdığım sensin ey yâr. / Söze sığdıramadığım. / Ve hiç susturamadığım. / Ne oldu kalbime? / Katılaştı, katılaştı. / Taştan da katılaştı. / Ağlarsa, taşlar ağlar. / Ben ağlayamadım; sen ağla... / Taş değil misin ey yâr?
 
 
SeNai DeMiRCi

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

13/11/2007 · Kategori: Sevdigim Yazilar

ZoRDuR "eLiF" oLMaK

 

 

dostum, bilir misin, “elif” bağlanmaz kendisinden sonraki harfe…sadece kendinden önceki harfe bağlanır; en önceki’ne belki de..sen, dünyana sonradan girenlere sıkıca bağlandığın vakit “elif” olmaz adın..sanırsın ki o zaman üzerindeki zorluklar kalkacak; ama herkes yüklenir üzerine..yardımsız yar’lar doluşur dünyana..”yardımıyla gelen yar” gitti diye…


"elif" olmak zordur

cünkü "elif" olmak
yuvarlak bir dünyada dik durmanın
dik ve önde
belki acıyla
ama vazgeçmeden durmanın
dünya ne kadar dönerse dönsün
olduğu yerde kalmanın adıdır “elif” olmak

……….

zordur “elif” olmak
“elif” olmak hep vurulmaktır
“elif” olmak yalnızca “elif” olmaktır
……..

”elif” demeden hiçbir şey denilemez
ben “elif” dedim
artık her şeyi söyleyebilirim*



dostum, “elif” olmayı dilemişim sanırım bir vakt-i seherde, bir cesaretle….zor(luğunu) bilmemişim o zamanlarda; dilemişim..yar’ın huzurunda bir “elif” misali durabilmeyi dilemişim; oysa şimdilerde dizlerimin bağı çözülür; diz çökerim..be’ye meylederim; “başlasın bu cümle artık!” derken yine “elif” misali kalıveririm bir bir’in huzurunda..yine zorlukla, yalnızca, yalın-ca…



“elif” olmak zor imiş!

ama her elif’in yanında akvâ olan’ın yardımı, yar’lığı var imiş!!



dostum, bilir misin “elif “ olmaya talip olmak nedir, bilir misin insan nasıl “elif” olur? dilersin o’ndan sadece o’nun yar-lığını, dilenirsin…o’nun kucağından başka mekanlar sana soğuk gelir, üşürsün bir ağustos sıcağında..yürüdüğün yollar sana yabancı gelir; bildik mekanlar sıkar seni..tanımadığın sîmalar sana âşina gelir, tanımadığın kişiler senin niyazına girer; tanıdıkların ise yabancı nazarlarla bakarlar sana. hikmetine eremediğin hallerle örülür hayatın; susmayı seversin; sükûtu seversin; sükûtu hal edinenleri seversin…



dostum, bilir misin, “elif” bağlanmaz kendisinden sonraki harfe…sadece kendinden önceki harfe bağlanır; en önceki’ne belki de..sen, dünyana sonradan girenlere sıkıca bağlandığın vakit “elif” olmaz adın..sanırsın ki o zaman üzerindeki zorluklar kalkacak; ama herkes yüklenir üzerine..yardımsız yar’lar doluşur dünyana..”yardımıyla gelen yar” gitti diye…



aklımın al(a)madığı hallerin eteğinde gezinir dururum; belki aklım acziyetiyle susabilmeyi öğrenir diye..başımı tâ yüreğime kadar eğer, dinlerim o kısık fısıltıyı şimdilerde…



dostum, şimdilerde “elif” der susarım; elimi bileğime koyar dinlerim nabzımı..atışları, dünyadaki hiç kimsenin isminde artmaz…yüreğim dünyadaki kimsenin isminde titremez; bu belki de lütuftur, yar’dandır …bu, belki de “elif “olmanın gereğidir.

/allahu a’lem…/



“elif” olmayı dileten de “var”imiş dostum;

“yar” olmayı dileyen imiş…

nokta!

mevlana idris

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::